EYLEM: Koru ki, Doğa Dengesini Bulsun.

Büyükçekmece Sokak Hayvanlarını Koruma ve Sevenler Derneği

Gönlümüz sokaklarda yaşamaya çalışan tüm dilsiz canların dili olmak, çare olmak, dost olmak ve korumak. Doğayı içindekilerle beraber koru ki sende yaşayasın. Onu yok ettiğin müddetçe sende sonunu hazırlamaktasın.

2.2.2020 Pazar günü Bağımsız Aktivistler Platformunun İstanbul Büyükşehir Belediyesi önünde düzenlediği ‘DEV’ eylemine katıldım.

Yaklaşık 2003 yılından bu yana sokak hayvanlarıyla ilgilenmekteyim. Hayvan sevgisinin doğuştan mı yoksa aileden mi geldiğini tam kestirememekle birlikte şunu çok iyi hatırlıyorum. Çocukluğumda annem ve babam kardeşimle birlikte her hafta sonu Gülhane Parkına hayvanları görmeye götürürdü. Bu sebeple midir bilmem her cins hayvanı tanımaya ve sevmeye çalışırım.

Şimdi gelelim asıl konumuza. 2008 yılında Facebook’a üye oluşumun iki asıl amacı çoğumuz gibi okul arkadaşlarımızı bulmak , diğeri ise sokak hayvanlarını koruma ve geliştirmek idi. İlerleyen zamanda sosyal medya mecrasını çeşitli insani yardım faaliyetlerinde de kullanmaya başladım ve bunda başarılı olduğuma da inanıyorum. Hiçbir şeyin tek başına yeterli olmadığı dünyamızda imece usulünün bu tür ‘iyilik hareketleri’ bağlamında önemli olduğunu düşünmekteyim. Atalarımızın “bir elin nesi var, iki elin sesi var” deyişine kesinlikle katılıyorum.

Lakin içimizdeki egoya dur diyemediğimiz için ‘ben’ duygusu ön planda hareket ediyor ve konunun özünden uzaklaşıyoruz.

Pazar günkü eylemi düzenleyen platformu tanımıyordum. Tanımam da gerekmiyordu. Eğer ki maksadımız sokaktaki hayvanların sesi olup, onların yaşamalarını zorlaştıran unsurların ortadan kalkması, iyileştirilmesi ve daha pek çok konu ise sesimizi hep birlikte duyurmalıydık.

Oysa Türkiye’de “Hayvanları Koruma ve Yaşatma Partisi”  kurarak seçime girecek olsam ülkemin yarısının oyunu alacak bir çoğunluğa sahibiz. Hal böyle iken doğadaki –kaldıysa tabi- canların sesi olup tecavüzcüleri, zehirleyenleri, arabayla üstünden geçenlerin, çocukluğunda cinsel istismara uğradığı için hıncını savunmasız hayvanlardan alan psikopatların, uyuşturucu bağımlıların ve daha nicelerinin saldırısını haykırmak internet üzerinde klavye liderliği yapmak çok kolaydır. Er meydanına çıkıp gücümüzü birleştirmek ise ast olandır.

Uzun zamandır gerek bireysel, gerekse sivil toplum kuruluşlarıyla can siperhane hayvanların zarar görmeden yaşamalarına olanak tanımak için var gücüyle mücadele eden hayvanseverler maddi ve manevi güçlükler yaşamaktadır. Yıllardır çıkmasını beklediğimiz ‘Hayvanları Koruma Kanunu’nun taslağı  meclis raflarında bekletilmektir.

Ankara Batıkent’te bir hakimin hayvan katillerine verdiği 10’ar yıl hapis cezası sevincimizi ve ümidimizi artırırken, ardından gelen başka bir mahkemenin kararı bozması ise yeniden bizi karanlığa düşürmüştür. Oysa bu habere sevinenler önce hayvanlara sonrasında ise savunmasız çocuklarımıza tecavüz etmeye kalkışanlar olacaktır. Şiddetin her türlüsünü, evvela derdini anlatamayan hayvanlar çekmektedir. Bu tür ‘katillerin’ yaptıkları yanlarına kaldığı müddetçe toplumda huzur ve refaha erişmek mümkün olmayacaktır.

İnsanlar hukukun adaleti terazide eşitlemediğini gördükçe, kendilerince önlem ve ceza verme yöntemini seçmek zorunda kalıyorlar. Hal böyle iken ortada ne ‘Adalet’ kalıyor, ne de ‘Huzur’..

Dünyamızın sonlarına yaklaşırken yabani hayata dönme çabalarını artıran, ilkel koşullarda beynini çalıştıran zavallılar güruhuna artık ‘DUR’ demenin vakti geldi de, geçiyor.. Yaşadığımız, aynı havayı soluduğumuz bu gök kubbenin altında daha yaşanılır ve mutlu kalabilmemizin yolu insanlığın birbirine hoşgörü, sağduyu, sabır, akıl ve sevgiden geçmektedir.

YARADILANI SEVERİM, YARADAN’DAN ÖTÜRÜ..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

24 Ocak 2020 Elazığ’la Sarsıldık.

2020’lerin başlarında 6.8’lik depremle sallanan Elazığ ve çevre illerinde hayatlarını kaybeden vatandaşlara Yüce Allah’tan rahmet diliyor, kederli ailelere sabırlar, yaralılara acil şifalar temenni ediyorum.

20200126_224113

Göçük altından kurtarılan 2.5 yaşındaki çocuğumuz.

Rahmetli Ahmet Mete Işıkara “deprem değil, binalar öldürür”derdi.

17 Ağustos 1999 depreminden günler sonra Avcılar’ da oturan evi ağır hasar alan arkadaşımın evine bakmaya gitmiştik. E5 üzeri fay hattı üzerinde bulunan 14 katlı belediye bloklarının bazı duvarları uçmuştu. O halde iken 4.katında olan dairesinin yıkıntılarını bize göstermek isteyen arkadaşımın ısrarı ve telkiniyle annelerimizle birlikte korka korka binaya girdik ve yukarı çıktık. Devlet ağır hasarlı bu binaları uzun vadeli kredi ile güçlendirdi.

Afet ve yangınlarda insan önce kendi yakını varsa tereddüt etmeden içine dalar. Öyleyken bile önce bir durup düşünür. Düşünün depremde betonların kat kat altında, her an yıkılma tehlikesiyle hiç tanımadığı insanları kurtarmak için kendi hayatını hiçe sayan, geride kendi ailesini de bırakarak Azrailin kucağına giden, eksi soğukta olağanüstü çaba harcayan yiğit kahramanlarımız. Tıpkı Zonguldak’taki her gün metrelerce yerin dibine inen madencilerimiz gibi. Cesaretlerini ve emeklerini yürekten kutluyorum.

Olası İstanbul depremini düşünmek dahi istemiyorum. Böyle bir durumda yönetilecek bir Türkiye diye bir şey olmayacak kanısındayım.

Öyle güzel bir milletiz ki aslında, bunu her fırsatta dile getiriyorum. Düşmanını bile cephede sırtında taşıyan bir ulusuz. Kaldı ki, kendi ülkem insanı için maddi manevi her türlü imkanını seferber etmekten çekinmez.

Bazılarımız yardım etmekte tereddüt yaşamakta olup ağır eleştiriler yapmaktadır. Hepimizin bazı konularda haklı olduğu sebepler olabilir. Şunu unutmamalıyız ki, o beton yığını altında bizde olabilir ve eleştirdiğimiz kişiler kurtarmaya gelebilir. Allah cc bizleri iyisiyle kötüsüyle renk renk yaratmış, ayrı ayrı imtihana tabi tutmaktadır.

Gerektiğinde her alanda koku alma duyusu gelişmiş köpekleri kullanırız. Çoğunda da başarılı olurlar. Onlardan biri de toprak altında olabilir. Hiçbir canlıyı ayırtetmeksizin hareket etmeliyiz.

Kendi adımıza yaptığımız her iyilik karşı tarafta dengini bulmasa dahi YARADAN görmektedir. Bu sebeple kalbimizde zerre kötülük bulundurmayalım. İyilik “şifadır, ilaçtır”. Tüm dünyaya bulaşması temennisiyle..

KANADI KIRIK MELEK’İN KANADINA TAKILANLAR

Tek Parmak, Tek Tuş = UMUT

Sizlere, facebook’ta gezinirken rastladığım hayatı, üç aylıkken geçirdiği menenjit hastalığı nedeniyle yatağa bağlı geçirmek zorunda kalan Yazar Rukiye Türeyen’den bahsetmek istiyorum.

rukiye türeyen.jpg

YAZAR RUKİYE TÜREYEN

“37 yaşındayım ve kendimi bildim bileli kendi ihtiyaçlarımı karşılayamıyorum. İhtiyaçlarımı, kardeşlerim ve annem gideriyor. Ben sevdiklerimi veya beni sevenleri, okurlarımı uyarıyorum sağlığınıza dikkat edin, kötü alışkanlığınız varsa bırakın sağlık gitti mi bir daha geri gelmiyor diye. Engelli bir birey öncelikle kendiyle ve bedeniyle barışık olmalı ki, yaşadığı zorluklara göğüs gerebilsin” diyor ve devam ediyor sevgili Rukiye..

“Tek tıklamayla ulaşabiliyorum tüm dünyaya, bedenimde özgür olamasam da. Ben engelli insanların seçilmiş olduğuna inanıyorum” diyor yazarımız.

Kimimiz dünyaya gözlerimizi sağlıklı, kimisi sakat, kimisi hasta, kimisi de özel olarak açıyoruz. Çoğu sağlıklı veya noksansız (!) olan insanların yapamadığını başarmış. Vücudunda hareket eden tek organı olan sol işaret parmağı ile içindeki umudu gerçekleştirmiş her türlü zorluklara rağmen Rukiye.

Ben 8.baskı ‘Kanadı Kırık Melek’in Kanadına Takılanlar’  kitabını aldığımda çok tuhaf bir duygu hissettim. Ne mutlu dedim kendi kendime benim bile yapmayı beceremediğimi hayata geçirmiş. Kitabında öyle güzel konular işlemiş ve hayatlara dokunmuş ki, bir solukta bitiriverdim. Böylesi akıcı, hikayeci, dil bilgisine hakim bir üslupla ve de hissederek hatta sanki yaşamışcasına dökmüş satırlara.

Hayallerinden biride daha doğrusu onu yazarlığa iten sebeplerden birisi cefakar annesine ev satın alabilmekmiş. Umarım hayalin en kısa zamanda gerçek olur. Ve seni bu azmin karşısında canı gönülden tebrik ediyorum.

“Ben yattığım yerde ayaktayım aslında”. Ne güzel söylemiş yazarımız. Sahi, insanı hayalleri değil midir ayakta tutan, yaşama bağlayan?

Rukiye Türeyen’in hayallerine yaklaşmasına yardım etmek isterseniz kitabını alabilir, ona destek olabilirsiniz. Bel aldım, okudum, kitaplığımdaki yerini aldı bile. Şimdi sıra sizde..

Sevgi dolu dokunuşlara..

 

 

RUKİYE TÜREYEN (2).jpg

KANADI KIRIK MELEK’İN KANADINA TAKILANLAR – RUKİYE TÜREYEN

 

 

‘AYŞE’ BEBEK.

47511158_10157255402059113_7246610225019486208_n

Annemiz Selva ile AYŞE bebeğimizin yatağını düzenlerken ablası Fatma’yla açılış yaptık. 🙂

Bebeğimizin ailesinden bahsetmek istiyorum biraz. Yaklaşık 5 yıldır tanıyorum Muhammedi. O küresel kapitalist sistemin yarattığı kana susamış canavarların elinden kurtulmak pahasına, zaten zor bela geçindikleri yurtlarını terketmeğe zorlanan Suriyeli ailelerden yalnızca biri. Bebeğimizin amcası Muhammed kağıt toplayarak ailesine bakıyor. Yaşı ise 16. Akranları okulda eğitim görürken, o bazen geceleri bile çalışıyor güçsüz bedeniyle.

Mahallemden Ayşe ablaa diye bağırarak geçerken kağıt arabasıyla, pencereden tiksintiyle ve ön yargılı bakışların çoğu hırsız bunların diyen komşuların , şimdilerde ise bu düşüncelerinden utanan hatta yardım bile eden iyi (?) Insancıklarım oldu.

Benim yarım Arapça’yla onun az Türkçesi derken yanlış anlaşılan o ki kızımız henüz dünyaya 5 gün sonra teşrif edecekmiş.

Bebeğimize öyle güzel hediyeler geldi ki onları istiflerken hayli duygulu ve heyecanlandım.

Her zaman olduğu gibi beni şaşırtmayan gizli meleklerime sonsuz teşekkürlerimi sunarım. Bu iyilik zincirine katılmak isteyen öyle gönlü güzellikler çıktı ki, bunu tarif edemem. Allah’;a, bana bunu vesile kıldığı için şükrediyorum.

Ne mutlu şu misafir olduğumuz dünyada, ardında naçizane iyilikler bırakana, dua ettirene. Katkıda bulunanlardan Allah razı olsun dostlarım.

Günlerdir heyecanla buluşmayı beklediğim gün gelmişti. Beni yalnız bırakmayan güzel arkadaşım Sulbiye ile birlikte adrese gittik. Ve aileyle tanıştık. Öncelikle size, benim açımdan çok anlamlı ve kıymetli güzel bir haberim var. Aile doğacak bebeklerine benim adımı yani ‘AYŞE’ ismini vereceklermiş. Öyle şaşırdım ve duygulandım ki tarif edemem. İçimde coşku davulları çalıyordu sanki.

Bebeğimizin 18 yaşındaki güzel annesi Selva ile 21 yaşındaki babası Mahmut’un yüzlerindeki mutluluğu size tarif edemem. Ne onlar bizi nede biz onları tam olarak anladık. Çünkü Arapçayı unutmuşum ve de çalıştığı için aramızda olmayan Türkçesi diğerlerine nazaran daha iyi olan Muhammed’te yoktu  ama idare ettik.

Annemizin karnı o kadar küçüktü ki 5 gün değil 5 ay sonra doğacak gibiydi. Selva’nin 1.5 yaşında Fatma isminde birde kızı var. Fatma’yı kucağıma aldığımda bildik zamane çocuklarından farklılığı, hiç kıpırdamadan usulca oturması ve bizi meraklı gözlerle takip etmesiydi. O kadar tatlıydı ki ifade edemem.

Öncelikle sevgili Yeşim’in verdiği ve çokta gerekli gördüğüm bebeğin portatif karyolasını zorda olsa kurduk ve yatak ve nevresim takımını yerleştirdik. İlk olarak ta Fatma’yı karyolaya oturttuk.

Apartmanın en üst katında oturan ailemize ulaşana kadar, alt katında oturan kucağında yeni doğmuş bebesiyle ve sayamadığım çocuklarıyla bir anne çıktı karşımıza. Arapça bize ifade etmeye çalışıyordu derdini. Ve anladığımız kadarıyla da onun da yeni doğmuş bebeğin için beşiğe ihtiyaç vardı.

Götürdüğümüz giyecekler yeni doğan bir bebeğin ihtiyacını ziyadesiyle karşılayacaktır. Yalnız ben durumu daha net görmek için evlerini müsaade alarak dolaştım. İlk tespitim buz gibi ayaklarımı donduran zemin oldu. Salonda içinde yakacağı bitmiş sobanın dışındaki odaları soğuktan jet gibi dolaşıverdim.

İlk tespitlerim arasında ise her türlü gıdaya ihtiyaç var olduğu idi.

‘Ayşe’ bebeğin serüveni henüz başlıyor. Ve umuyor ve istiyorum ki, savaşın estirdiği fırtınadan kaçıp, yokluğa sürüklenen acımasız bu dünyaya, güçlü, cesur ve mutlu gözlerle açmasıdır. Ben onun için çok umutluyum ve esrarengiz bir bebek olacağını hissediyorum.

İyilik devam ediyor.. Aynı binada yaşayan muhtaç durumda hangi ırktan olduğu mühim olmayan dünyadan bihaber çocuklarımız yaşamaktadır. Onlara uzanacak samimi bir el olmak istiyor iseniz bana yazınız.

Ve sözlerime bir müddet ara vermek üzere, bu iyilik zincire katılan güzelliklere en kalbi duygularımla teşekkürler ediyorum. RABBİM sizlerden razı olsun inşallah.

47579506_10157255403684113_544224810838786048_o.jpg

Suriyeli ailelerle birlikte bu güzel anı objektifledik.

YAŞAM MİMARLARIMIZ ÖĞRETMENLERİMİZ

Hiçbir şey kendi kendisinin nedeni olamaz. Çünkü, nedenin kendisi, oluşandan öncedir.”  “Erdemlerin en büyüğü bilimdir.”
El FARABİ ( 870-950) Ortaçağda bilim ve dini en güzel şekilde birleştirmiş ve geliştirmiş eşsiz Türk bilim insanı.
“Terbiyedir ki bir milleti hür müstakil, şanlı, ali bir heyet-i içtimaiye halinde yaşatır veya bir milleti esaret ve sefalete terk eder.”
ATATÜRK (Cumhuriyetimizin ve Medeniyetin Kurucusu)

 

2018 KOCASİNAN ÖĞRETMENLER.jpg

BAHÇELİEVLER KOCASİNAN LİSESİ ÖĞRETMENLERİ

 

Eğitim’, toplumların ve bireylerin her alanda gelişmesi için gerekli yegane yaşam unsurudur. İlkçağ ve Ortaçağ’larda devletler, din bilgileriyle yönetilir ve eğitilirdi. Dine dayalı eğitim sistemi makbul ve hakimdi. Ve bu doğrultuda din alimleri, ulemalar ve bunların içinden devlet adamları yetişirdi.

Zamanın ihtiyaç duyduğu gereksinim ve gelişmek için insan eğitim çerçevesinde yenilikçi fikirler, teknikler geliştirmekle beraber, insan hayal gücü, sürekli daha iyiye kavuşmak için fikirler üretmiş, deneyler yapagelmiştir.

Ortaçağ’da eğitim daha çok nüfuzlu, asil ve devlet yönetiminde bulunacak kişilerin tasarrufundayken, bunun toplumun geneline –okur yazarlığın- yayılması için gerekli adımlar yazık ki gecikmeli olmuştur. Türk toplumunun bilim ve ilimde ilerlemeyi sürdürememesi, şu an ki içinde bulunduğumuz vasatlığı doğurmuştur.

Türkler her alanda öncü, pek çok alim ve bilim insanı yetiştirmesine rağmen, bunu toplum geneline yaygınlaştıramaması ve geliştirememesi, beraberinde pek çok kültürel ve ekonomik sorunları açığa çıkarmıştır. İlk Türk üniversitesi II.Abdülhamit zamanında İstanbul Darülfununu (1900) kurulmuş olup, ilerleyen zamana ayak uyduramaması nedeniyle 1933 yılında kaldırılıp, Atatürk’ün çağa uygun modeli olan İstanbul Üniversitesi kurulmuştur.

Dünyanın en güzel ve anlaşılır dillerinden biri olan Türkçe ile modernleşme her alanda hayatı kolaylaştırmıştır. Yazık ki, dilimizin kıymeti bilinmemekle beraber, kasıtlı yozlaştırılmaya ve dahi yok edilmeye çalışılmaktadır.

“Öğretmenler! Ordularımızın kazandığı zafer, sizin ve sizin ordularınızın zaferi için yalnız zemin hazırladı. Gerçek zaferi siz kazanacaksınız. Ben ve bütün arkadaşlarım sarsılmaz bir inançla sizi izleyeceğiz. Sizin karşılaştığınız her engeli kıracağız.” (22 Ekim 1922 Bursa) Atatürk’ün bu sözleri eğitime ne denli önem verdiğini göstermekte değil mi!

Hala günümüzde ortaçağ zihniyetiyle hareket eden, çocuklarımızın, özellikle de kızlarımızın eğitim almasına engel olan ebeveynler mevcut. Dünyadan bir haber büyüyerek yaşamalarını isteyenler, bencil ve bağnaz zihniyetin artık varlığını yitirmesi elzemdir.

Evvelden beri hep şuna inanmış ve benimsemişimdir. İnsan önce kendi içinde eğilmeli, bükülmeli ve görgüyle şekillenmelidir. Bazı nadide özelliklerin örneğin ‘fazilet, erdem’ oluşması için gerçekten istemeli ve  bu yönde çabalamalıyız. Hoşgörü ve merhamet bizim en güzel inançlarımız ve ilkelerimizdendir.

Bu bağlamda ailemizle başlayan eğitim , öğretmenlerimizle yaşam boyu sürmekte ve gelişmektedir. Ben yeniden dünyaya gelseydim, hiç tereddütsüz öğretmenlik yada bilim insanı olmayı seçerdim. Her ikisi de, ALLAH’ın (cc)  emir ve işaret ettiği Alak Süresi 1.ayetindeki gibi ‘Yaratan Rabbinin adıyla OKU’ sözlerini en güzel yansıtan ve yaşatan örneklerdir.

Bu vesileyle bizi yaşam boyu bırakmayan, sevgisi, merhameti, ilim cevheriyle harmanlayan yegane ÖĞRETMENLERİMİZİ en kalbi duygularla selamlıyor, ahirete intikal eden kıymetli ÖĞRETMENLERİMİZİ de rahmet ve minnetle anıyorum. 

 

 

 

2018-2019 Eğitim ve Öğretim Yılında Öğrenci ve Öğretmenlerimize Başarılar ve Kolaylıklar Dilerim.

“Kim demiş ki çocuk bir küçük şeydir

Bir çocuk belki en büyük şeydir.”

Abdülhak Hamit

17 Eylül 2018

Okul çağındaki çocuklarımız ve gençlerimiz için ilimle yoğrulan çok tatlı bir mücadele daha başlıyor. Eğitim, bireyi geleceğe en iyi, en doğru, en güzele ve zirveye hazırlamak demektir. Her çağın kendine has kültür ve eğitim süreci olduğunu bilerek, okul çağındaki çocuk ve gençlerimize kendi geçmişimizden örnekle değil onların yerine geçerek empatiyle yaklaşmamız ve anlamaya çalışmamız gerekmektedir. Elbette ki deneyim ve bilgilerimizi onların en doğru şekilde faydalanabileceği biçimde, psikolojik durumlarını da gözeterek aktarmalıyız.

Aileyi güzelleştiren, anlamlandıran varlıktır çocuk. Bir insanın hayatının şekillenmesinde, mutlu ve sağlam bir yapıda ilerlemesinin en önemli faktörü ise bence ailenin gösterdiği ‘SEVGİ’dir.  Severek baktığımız her şey güzelleşir, güzelleşen her şey ise çevremize ışık ve umut verir.

Çocuk ve gençlerimize, kendi istek ve egolarımızı tatmin etmek adına kariyer hedefi planlamamalıyız. Onlar kendine has kişilik ve özellikleriyle hayata tutunmalı ve keşfedilecek yanlarını açığa çıkarmaya yardımcı olmalıyız. Her çocuğun bilgin, filozof, doktor, mühendis, mimar yada sanatçı olmak zorunluluğu yoktur. Gönül ister ki kendi yapamadıklarımızı, hayallerimizi çocuklarımız gerçekleştirsin. Unutmayalım ki onların sevgi ve mutluluğa inançları sağlam olursa, başarıda arkasından gelecektir.

Zorlu vede bir o kadar heyecanlı başlayacak yeni eğitim-öğretim yılında en büyük görev mutlaka ki öğretmenlerimize düşmektedir. Bilgi hazinelerini çocuklarımıza aktararak onların geleceğini şekillendirmede en önemli ve model kişidir öğretmen. Sabır ve şefkatle yaklaşılacak her durum dünyanın zirvesine başarılı aday çıkartmak olacaktır. Bu bağlamda öğretmenlerimize kolaylıklar diliyorum. Zira anne ve babamızdan sonradır hayatımızda özel bir yere sahip olan emektar bilgi hazinelerimiz.

R.W.Emerson’un (1803-1882) dediği gibi ‘Terbiyenin sırrı, çocuğa saygı ile başlar’.

Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Baş Öğretmenimiz Mustafa Kemal ATATÜRK’ün şu sözü ile günün anlamına binaen yazımı bitirmek istiyorum.

“Terbiyedik ki bir milleti hür müstakil, şanlı, ali bir heyet-i içtimaiye halinde yaşatır veya bir milleti esaret ve sefalete terk eder.

En derin kalbi duygularımla..

 

kitaplığım 2018 (1).jpg

Ayşegül Karayel’in kitaplığından küçük bir kesit..

96.YILDÖNÜMÜNDE ŞANLI ZAFER BAYRAMIMIZ

96.Yıldönümünde Zafer Bayramı: 30 Ağustos 1922

“Tarih yazmak20171110_135411 tarih yapmak kadar mühimdir, yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.”  K. ATATÜRK

Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının idealist ruhlarını tutuşturan yegane düşünce vatan ve millet sevgisiydi.

Atatürk, vatanımızı düşmanlardan kurtaran ve kaderini değiştiren, tarihte sonsuza dek adı özel olarak anılacak eşsiz bir devrimciydi.

Savaşlar özgürlükler için yapılmıştır. Özgürlük, nerede olursan ol, kendini bulunduğun yerde her bakımdan güven, huzur, refah ve mutlu hissetme olgusudur.

Dünyaya asırlardır başarıyla hükmetmiş ve kucaklamış bir imparatorluğu çöküşünden kurtaran, Türk Milletinin yenilmez eşsiz soyunu devam ettiren Zübeyde anamızdan olma, Ali Rıza oğlu Şanlı Mustafa Kemal, taarruza adını veren ve yönettiği Zafer Tepeden o büyük meydan muharebesini tarihe altın harflerle yazdırmıştır.

Her millette olduğu gibi ülkesine ihanet eden vatan hainlerinin ve işbirlikçilerinin nihai acı sonları malumdur. Şanlı ordusuyla ve halkıyla nice zaferler kazanmış, her ırktan topluluğa sahip Türk Milleti, öncelikle Yüce Allah’a olan inancı ve sağlam imanıyla yükselmiş, tüm dünyaya örnek olacak dirayeti bir kez daha net bir şekilde ortaya koymuştur ve koymaya da devam edecektir.

Ekonomik, kültürel, sosyal ve bilimsel alanlarda hürriyetimizi ipotek altına almaya çaba gösteren gafiller er geç hak ettiklerini bulacaklardır. Türk Milleti bugüne değin vatan savunmasında verdiği şehitleri ve gazileriyle onur ve gurur duymakta olup, şehadetlerini dualarla tilavet etmektedir.

Bu ahvalde, 96.Yıldönümünü olan 30 Ağustos Zafer Bayramımızı en samimi duygularla kutluyor, sizi Arif Nihat ASYA’nın bir şiiriyle baş başa bırakıyorum.

Selam ve Sevgiyle..

 BİR BAYRAK RÜZGAR BEKLİYOR

Şehitler tepesi boş değil, biri var bekliyor.
Ve bir göğüs nefes almak için rüzgar bekliyor.
Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye,
Yattığı toprak belli, tuttuğu bayrak belli.
Kim demiş meçhul asker diye?
Destanını yazmış, kasideye kanmış..
Bir el ahretten uzanmış, edeple gelip birer birer.
Öpsün diye faniler, öpelim temizse dudaklarımız
Fakat basmasın toprağına, temiz değilse ayaklarımız.
Rüzgarını kesmesin gövdeler
Sesinden yüksek çıkmasın, nutuklar, kasideler.
Geri gitsin alkışlar gere
Geri gitsin ellerin yapma çiçekleri
Ona oğullardan analardan dilekler yeter
Yazın sarı, kışın beyaz, çiçekler yeter
Söyledi söyleyenler demin,
Gel süngülü yiğit, alkışlasınlar
Şimdi sen söyle söz senin.
Şehitler tepesi boş değil
Toprağını kahraman bekliyor..
Ve bir bayrak dalgalanmak için rüzgar bekliyor
Destanı öksüz, sükutu derin Meçhul Askerin..
Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye
Yattığı toprak belli, tuttuğu bayrak belli
Kim demiş Meçhul Asker diye?
(A.N.ASYA 1960)
 
 
 

44. YILINDA KIBRIS BARIŞ HAREKATI

44.Yılında, Kıbrıs Barış Harekatında, adaya Rumların hain saldırılarını önlemek ve barışı tesis etmek üzere giden ve şehit olan Türk Silahlı Kuvvetlerimizin muzaffer yiğit neferlerini rahmet ve minnetle aniyorum.

http://www.trtarsiv.com/izle/82227/kibris-baris-harekati

15 TEMMUZ 2016 MİLLİ BİRLİK ve MÜCADELE DESTANI

15 TEMMUZ 2016 Türk Milletinin Dehşet Gecesi: İhanetin 2.Yıldönümü

Kahraman Şehidimiz Ömer Halisdemir

Kahraman Şehidimiz Ömer HALİSDEMİR

O karanlık gecede, mensubu olduğum derneğin toplantısındaydım. Toplantıdan saat 22.00 sularında eve geldiğimde televizyon kanallarını dolaşmaya başladım. Annem o sırada her şeyden habersiz mutfakla meşguldü. Haber kanallarını açtığımda Boğaziçi Köprüsünün ve FSM Köprülerinin Jandarma tarafından kapatıldığı haberi geçiyordu. Henüz üstümü bile değiştirmeden izlediğim haberle ayakta donmuş kalmıştım. Anneme panik halinde ‘koş anne köprüyü askerler kapatmış, bir şeyler oluyor ama nedir’ diyerek, az önce toplantıdan ayrıldığım dernek arkadaşlarımı arayarak durumdan haberdar etmeye ve neler olup bittiğini anlamaya çalıştım.

Şaşkınlık ve hezeyan içindeydim. 1980 darbesini yaşayan biri olarak dehşete kapılmış, o günler gözlerimin önünden film şeridi gibi geçmişti. Süngülü tüfeklerle sınıfımızın kapılarında bekleyen askerler her yeri istila etmişti. Evlerimiz didik didik aranıyordu. Ne olduğunu doğru dürüst anlamadan izliyordum korkulu gözlerle. Zira o dönem bu sebeple okuluma bir yıl ara vermek zorunda kalmış ve çok üzülmüştüm.

Anneme ‘hadi ben dışarı çıkıyorum, PKK’lı teröristlere meydan vermeyelim, bu ülke bizim, Türk Milletini kolay değildir yıkmak’ dediğim gibi evden çıktım. Annemin ‘arkamdan dur gitme kızım başına bir şey gelir’ diye bağırdığını duydum. Ana yüreği beni yalnız bırakmadı arkamdan bana yetişti. Mahallemizden durumu kavramaya çalışan pek çok kişide sokağa dökülmüş ve bir arada toplanmıştık.

Bizlerde dönmeyi düşünmedik. Asırlar önce Mustafa Kemal ATATÜRK’ün askerlerine vatan için söylediği ‘size ölmeyi emrediyorum’ rotasıyla yola çıkmış, en güçlü ve büyük silahımız olan imanımızla dönmeyi düşünmeyen vatandaşlardık.

Yiğit askerlerimizin ve kahraman ordumuza sızmış, Türk Devletinin ekmeğiyle, suyuyla büyümüş, okullarında yetişmiş vatan hainlerinin akıbeti elbette ki hazin ve ibretlik olmalı. Yıllardır içimize, tüm damarlarımıza zehir gibi sızarak giren FETÖ terör örgütünün teşebbüste bulunduğu darbe girişimi, amacına ulaşamadan milletin inancı ve cesaretiyle bertaraf edilmişti.

Peki, insanların dini inançlarını kullanarak ağır ağır zehirleyen, vatanına hain fertler yetiştiren bu FETÖ terör örgütünün içimizde böylesine kök salması ve dallanması nasıl fark edilmedi ve büyüdü? Ben öteden beri insanların inançlarının özellikle de dini inançları kullanarak sömürgeleştirilmesinin çok tehlikeli ve telafisi olmayan bir unsur olduğunu savunmuşumdur. DİN yalnızca Türk Milletinin değil, yeryüzünde yaşayan tüm insanlığın en öncelikli yaşamsal konularından ve yönetimlerinden olagelmiştir. Aslına bakarsanız bana göre ‘din’ toplumları adil şekilde yönetmek ve refaha kavuşturmak için meydana çıkmış bir kurallar bütünüdür. Zaman içinde her şey de olduğu gibi dini de kendi menfaatlerimize göre tasarlayıp, uydurmuşuz. FETÖ’de 60’lı yıllarda ülkemizdeki zehirli tohumunu salmışlardan.

Güçlü, kökleri imanla bezenmiş, her ırktan, dilden, dinden insanlığa kucak açmış ebedi bir milleti yok etmeye çalışacak hainler elbette ki dünya döndükçe olacaktır. Lakin biz hiçbir millete benzemeyen, öyle ki cephede yaralı düşmanını taşıyan bir erimizin eşsiz bir devletiyiz.

Ülkemizin gelecekte her alanda daha iyiye, en üst zirveye çıkabilmesi için elbette ki liderlerimizin birlik ve dayanışma içinde olmaları, sonrasında vatandaş olarak bizlerin devletine sahip çıkması gerekmektedir. Daha oturduğu yeri pisleten, ‘çöpçünün işi bu’ diyen, eleştirdiğini yapan, hayvanlara ve çocuklara tecavüz eden, arkadaşının karısına, bacısına göz diken, hırsızlığı meslek edinen, hak etmediği halde devletten usulsüz maaş alan bir zihniyeti içimizde barındırıyoruz. Örnekleri çoğaltabiliriz..

Nihayetinde bu günlere gelindi. Bu eşsiz vatanı, evvel ALLAH, sonrasında bize canını hiç tereddüt etmeden kurşunlara atlayan nice yiğit kahraman Şehidimiz Ömer HALİSDEMİR’ler sayesinde, şu an rahat nefes almakta, hayatımıza devam etmekteyiz. Darbe girişiminde ve bugüne dek vatan uğrunda yaralanmış gazilerimize YÜCE RABBİM’den şifalar niyaz ediyorum.

Onlara ne kadar dua etsek kafi değildir mutlaka. Acılı ve kederli ailelerin yanı sıra bizlerin yegane tesellisi ise Peygamberimizin şefaatine ve cennete nail olmalarıdır elbette.

YÜCE RABBİM ülkemizi ve TÜRK MİLLETİNİ, yeryüzünde örnek ve muzaffer eylesin. Bir daha böylesi bir ihanetle karşı karşıya gelmemeyi temenni ediyorum.

BÜTÜN ŞEHİTLERİMİZİ RAHMET VE MİNNETLE ANIYOR, GAZİLERİMİZE YÜREKLERİNDEKİ SIZIYI HAFİFLETECEK ŞİFALAR VE SELAMET DİLİYORUM. TÜRK MİLLETİMİZİN BAŞI SAĞOSUN, VATANIMIZ İLELEBET KUTLU YAŞASIN.

103. Yılında Çanakkale Destanı.

ımg_20180318_112647868764931..jpg

Emekli Albay Kurtaray Çelik

Büyükçekmece Rizeliler Derneği 18 Mart Çanakkale Zaferini anma programı düzenledi. Program, dernek üyeleri ve halkın katılımıyla saygı duruşu, ardından İstiklal Marşı okunmasıyla başladı. Kuran tilaveti ve dualar eşliğinde şehitlerimiz ve gazilerimiz anıldı.

Günün anlam ve önemine binaen açılış konuşması yapan Dernek Başkanı Turgut Berberoğlu, Çanakkale’de destan yazan şehitlerimizin farklı kültür ve ırka mensup yiğitlerimizin de cephede siper aldığını, insanlar arasında ötekileştirmenin manasız bir çaba olduğu üzerine vurgu yapmıştır.

Konuşmaya Emekli Albay Kurtaray Çelik devam ederek, “Türk askerlerinin cephede vatanları için gösterdikleri çetin mücadeleyi ve yiğitliğini, yaralı düşmanını sırtında taşıyan tek ve onurlu bir millet olduğumuz gerçeğini , tarihi yönleriyle ve Mehmet Akif Ersoy’un Çanakkale Şehitliği şiirini heyecanlı okumasıyla bitirmiştir.

Oldukça duygulu ve hüzünlü anlar yaşanan derneğimizde üyelerimizden Hüsnü Arslan ve Edebiyat Hocası Ahmet Bey ve Diş Hekimi Halim Saral Bey Çanakkale Destanı üzerine düşüncelerini paylaştılar.

Asırlardır Türk Milletinin gücünü küçümseyen ve de tarihte bunun ağır bir şekilde karşılığını gören ve öğrenen düşmanlarımız, günümüzde de hala boş bir çaba içerisindeler. Hz. Peygamberimiz, Hz. ALLAH cc İslam Devletini yıkmaya çalışan müşriklere karşı savaşmak zorunda kalmıştır.

Savaş, insanlığın yok olmasına sebebiyet veren en kötü diplomasidir. Yazık ki günümüzde bunu en şiddetlisini ve sonuncusunu Suriye sınırında görmekte, endişe ve üzüntüyle izlemekteyiz. Türk Milletinin muzaffer ordusu asırlardır damarlarında taşıdığı asil kanla düşmanlara karşı yek vücut mücadele vermektedir. Ecdadımız Osmanlı’dır. Aslını inkar eden Türk ve bizden değildir.

Türk toprakları, Haçlılardan temizlenmek üzere Fatih Sultan Mehmet Hanın fethedeceği İstanbul ‘un Peygamberimiz vasıtasıyla müjdelenmiştir.

Yorgun ve tüketilmiş Osmanlı İmparatorluğunu yok etmekten kurtaracak Selanikli Mustafa Kemal doğacaktı. Vatanın her sathında kurtuluş mücadelesi başlatmış ve dahi bunun en kanlı ve kutlusunu Çanakkale Boğazında veren Başkumandan Mustafa Kemal göğsü iman dolu askerleriyle, baba ocağına geri dönmeyi düşünmeden cepheye koşan askerleriyle tarihe zafer yazdırmıştır.

Sabah kahvaltısını hoşafla açan yiğit şehitlerimizi ve gazilerimizi dua ve minnetle anıyor, savaşların yaşanmayacağı, aydınlık, sevgiye açılan pencerelerden bakacağımız, bebeklerin, çocukların okyanuslarda boğularak can vermekten ziyade, bilime yelken açan nesillerin yetişmesinde yarışacağımız yarınlara kavuşmak dileğimdir.

En kalbi duygularla..

instasize_1803170015521265308658.png

%d blogcu bunu beğendi: