TOPLUM VE GELECEK

mehmetEğer gelecekte dünyanın gelişmiş milletler topluluğunda yerimizi bulacaksak; her şeyden önce “yaşadığımız çağı kendimiz yaratmalıyız”! Bunun yolu ise eğitimden geçer…
Başkalarının yarattığı çağı yaşayan toplumlar, bir gün kaybolmaya mahkumdurlar… Fiziki anlamda yaşasalar da, ruhlarını kaybederek kimliklerini unuturlar!
Bunun örneğini; Türklüğü inkar ederek, “ümmet” olduğunu iddia edenlerde görüyoruz. Ümmet diye bir ırkın olmadığını anlatamadığımız süre, özümüze dönmek şansımız da her gün biraz daha azalarak bir gün kaybolacaktır.
Türk olmanın İslam dünyasının bir parçası olarak ümmet olmaya engel olmadığı nasıl bir gerçekse; Mehmet Akif’’in; “ırkıma yok izmihlal” (yıkılmak, çökmek)
demesinin de ırkçılıkla alakası olmadığı gibi.

Mehmet Nuri Sunguroğlu

KAPİTALİZMİN RUHU, SOSYAL PAZAR EKONOMİSİ VE DÖRDÜNCÜ YOL

sömürü

Düşünmek, insanı diğer varlıklardan ayıran çok önemli bir hazinedir. Biz bu hazineyi ne kadar kullanıyoruz?

Düşünmenin tarihi, insanın varlığıyla başlasa da, bilimsel olarak bir kaç bin yıldan eski olmadığını zamanın düşünen insanlarının arkada bıraktığı miras-sal bilgilerden bilmekteyiz.

Düşünmenin milyonlarca şekli ve türü olmasına rağmen; genelde iki türlüdür diyenlere katılsam da; günümüzde uygulanan üçüncü yol düşünme tarzı, İnsanlığa verdiğinden daha çok aldığı açıkça görülmektedir.Yoksa; şu an dünyada ve ülkemizde yaşamış olduğumuz bu kadar karışıklıklar olmazdı.

Düşünceyi, ya da düşünmeyi; Özgür ve dogmatik olmak üzere ikiye ayıran düşünürlerin haklılığı inkar edilemez. Özgür düşünce; olayları eleştirel bir düşünce ile araştırıp sonuca varmaya çalışan düşüncedir.

Dogma düşünceler ise, güçlü bireylerin; toplumu kendi istediği yöne yönlendirmeye zorlayan bir düşünce tarzıdır. Yani tek tip  insan türü bir toplum oluşturmaktır.

Tarihte bir çok örnekleri olan dogma düşüncelerin sonunda felaketler kaçınılmaz olmuşlardır. Almanya’da bir Hitler, İtalya’da bir Mussolini, Sovyetler birliğinin Lenin ve Stalin’i, Çin’in Mao’su, ürettikleri dogmalarla ülkelerinde felaketlere yol açan kişilerdir. İspanya’nın Franko’su son Yıllarında özgür düşüncenin değerini anladığı için, ülkesini kendi uyguladığı dogma yönetime bırakmamıştır. Günümüzde bu dogmalar yıkılmış görünüyorsa da, bir çok ülkelerde devam etmekte olduğunu biliyoruz.

ÜÇÜNCÜ YOL

Yaşadığımız çağda uygulanmakta olan „hybrid-düşünce sistemi“…yani; iki düşüncenin karışımlı hali olan üçüncü düşünüş yolu ise; dogma ve özgür düşüncenin karışımından meydana gelen “yumuşak, ama acımayan” düşünce sistemidir. Bunun adı da kapitalizmdir.

Kapitalizm kelimesi ise; yine o bilinen yumuşak düşünce ilkesiyle “liberal ekonomi/ serbest piyasa ekonomisi” olarak değiştirilmiş ve insanlardan bilinen sömürücü yüzünü saklayarak modernize edilmiştir.

Günümüzde iş veren firmaların bir çoğu borsalarda kayıtlıdır. Onların amacı ise; işçisinin emeği üzerinden ortaklarına her Yıl daha fazla kar payı verebilmektir. Çünkü; firmaların yönetim başkanlarının kaderi de, ortakların seçimine bağlıdır. Demektir ki; iş verenler, işçileri için duymak zorunda oldukları sosyal sorumluluk düşüncesinden uzaklaşmışlardır. İşte kapitalizm düşüncenin kara yüzü de budur.

Yumuşak görünen karakteriyle tehlikesini saklamasını çok iyi bilen bu düşünce tarzı, yıllardan beri tartışmaya açılmış olsa da, kolayca değişeceğe de benzemiyor. Yumuşak düşüncenin kökünde “hakkına” razı gelmek kültürüne yer  olmadığı için, güçlünün mazlumu talan ve sömürüsü kaçınılmazdır.

Bu düşünce tarzı, güçlünün güçsüzü yumuşakça esir almasıdır. Yumuşakça teslim olmayanları ise, zoraki teslimiyete zorlamaktır ve adını da demokrasi ihracatı koymuşlar.

Bunun en bariz misallerini Afganistan, Irak ve Arap baharı maskesiyle halkların ayaklanmasının nasıl organize edildiği belleklerimize yer etti.

Ülkemizde ise, her gün yaşadığımız ve son olarak Soma faciasının arkasından ortaya çıkan iş güvenliğinin ne kadar ihmal edildiğini; sanki felaketi davet edercesine iş ve İnsan güvenliğinin ne kadar ilkel bir durumda olduğunu maalesef gördük ve yaşadık.

Sermaye pazarında ise, uzakların yakın olduğu Globalleşme prosedüründe yumuşak düşüncenin emekçiye verdiği sus payı olan günlük yevmiyesi, insan onuruna yakışmayan asgari ücretle ölçülmektedir. Sesini çıkarmak isteyene karşı kullanılan silah ise, yumuşak düşüncenin oluşturduğu sosyal düşünce sorumluluğunu devre dışı bırakan; “istersen çalış” cevabıdır.

Bu “yumuşak” düşünce türünün tehlikesi ise; düşünenleri düşünmeye ihtiyacı olmadığını onlara kabul ettiren/ettirmek isteyen, tahammülü kısıtlı olan, „yumuşak dogma“ düşüncedir. Bu düşünce tarzı, bu gün dünyada geçerliliğini hala korumakta olan yumuşak ve gülerek ısıran düşüncedir. Öteki düşünme şekillerinden daha da tehlikelidir. Çünkü; içerisinde yalan ile yanlışı ayırabilmenin zor olduğu bir düşünce şeklidir.

Riyakar yönetimlerde görev alan, etek öpenlerin, sendikaların pes ettiği, basının susturulduğu, Üniversitelerin konuşmadığı bir dünyada, yumuşak düşünce ile yaşamak zor olduğu düşünülse de; başka bir yol olmadığı için katlanmaktan başka da bir çare görülmüyor gibi olsa da, çözümü olmayan bir durum da değildir!

DÖRDÜNCÜ YOL

1960 lı yıllarda Federal Almanya Şansölyesi Ludwig Erhard’ın ortaya attığı “Sosyal Pazar ekonomisi”( Social Market Economy / Soziale Marktwirtschaft) olmasaydı, Almanya adaletli kalkınmaya ulaşamaz ve refahın zirvesini de yakalayamazdı.

Bundan 50 Yıl önce dördüncü yolu çizen ve pratikte uygulamasını da başarıyla zirveye taşıyan; aynı zamanda bir ekonomist ama, kapitalist olmayan Ludwig Erhard, günümüzün sorunlarını görür gibiydi. Yaşa ve yaşat düşüncesi onun rehberi olmuştu.

Ne yazık ki; bu dördüncü yol olarak benim de hayal ettiğim “Sosyal-Pazar ekonomisi” devre dışı bırakılmıştır.

Devre dışı bırakılan bu dördüncü yol; yeniden yaşama geçirilmelidir!

 

Mehmet Nuri Sunguroğlu

19.05.2014

 

CUMHURİYET BAYRAMINI OLİMPİYAT ŞENLİĞİ SANANLAR VAR!

Yazan: Mehmet SUNGUR

İnsan bazen okuduklarına inanmak istemiyor.

Bu günlerde ülkemizin her kesiminde olmak üzere bir tartışma var ki; okuması güç, dinlemesi kahredici.

Cumhuriyet bayramı; nasıl, nerede ve hangi prosedür ile kutlansın? Ya da kutlanmasın!

Kırk yıl düşünse insanın aklına gelmeyecek olan bu tartışmalar, olsa olsa bizim ülkemizde olur. Çünkü biz hala „Sultanlık“ idaresinin arkasından ağlayan bir toplum olmaktan kurtulmuş değiliz.

Biz hala Cumhuriyet ve demokrasi nedir, ne için vardır; onu da anlamışa benzemiyoruz.

Üstelik bizim Cumhuriyetimiz nasıl kurulmuş olduğunu, bilenlerin de inkara kalkması insanı fena zorluyor.

Hangi enkazın altından kurtulan bir milletin iradesi ve idaresi olmuştur bu cumhuriyet?

Bir milletin onurunu ve namusunu kurtarmak için cephelerde; aç, susuz, potin siz  çarıksız, gömleksiz ve topsuz tüfeksiz hayatlarını ortaya koyan şehitlerimizin kanıyla yazılan bu cumhuriyet ve onun kutlamaları: Olimpiyat şenliği değildir efendiler!

Hiç bir ideolojinin vesayetinde olmaya da tahammül edemeyecek kadar hür ve özgürdür bizim cumhuriyetimiz.

Türkiye cumhuriyeti; başka cumhuriyetlere benzemez.

İdeolojiye dayalı olarak kurulmamıştır.

İç savaşların neticesi değildir.

Yok olan bir milletin yeniden dirilişinin kurduğu bir cumhuriyettir.

Amerika, Fransa, İtalya, hele de Rusya cumhuriyetlerine hiç benzemeyen bir cumhuriyettir.

Özünü millet iradesinden almış, ruhunda demokrasiyi beslemiş bir Atatürk cumhuriyetidir.

Atatürk; cumhuriyet idaresini, yalnızca hükümdarlık ve veraset yöntemlerinin reddi olarak anlamamış; aynı zamanda demokrasi kavramı ile birlikte düşünmüş; demokratik bir cumhuriyetçilik anlayışını benimsemiştir.

Türkiye cumhuriyeti; devlet iktidarının ve yönetiminin; kişilerin, ailelerin, grupların tekeline bırakılmamasını; vatandaşların yönetime etkin bir biçimde katılmasının sağlanmasını amaçlayan anlayışa dayalı olan halkın cumhuriyetidir.

Peki, durum bu ise; biz neyi tartışıyoruz?

Cumhuriyetini kutlamak isteyen halk, onu istediği yerde ve istediği gibi kutlamaya hak sahibidir!

Ne demişti Atatürk Sakarya savaşında? “hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. o satıh, bütün vatandır.” 

Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları cumhuriyeti kurarken: Atatürk’ün verdiği hedefe nasıl ki inanarak yürümüş-türler, bu günde o zaman ki gibi; bu inançla kazanılmış olan ülkemizin cumhuriyet bayramının da; halk tarafından; “hatt-ı kutlaması yoktur, sath-ı kutlaması vardır. o satıh, bütün vatandır.” … ve onun her karış toprağıdır! 

Bunu anlamak bu kadar zor mudur?

Yoksa mesele cumhuriyet değil de; onu kuranlara karşı alınan unutturma sevdası-mıdır?

Eğer öyle ise; yanılma payı çok fazladır…!

Ülkemizde ve tüm dünyada:

Türkiye Cumhuriyeti denildiğinde; akıllara gelen isim: Mustafa Kemal Atatürktür! Bazıları korktuğundan olsa bile(?)

Unutanlar varsa, hatırlatalım efendiler!

Cumhuriyet bayramınız kutlu olsun!

Mehmet Sungur

SURİYE ÇIKMAZINDA KİM KİMİ ZORLUYOR? HÜKUMET; KENDİ CESARETİNİN ESARETİNDEN KURTULABİLECEK Mİ?

Bu yazı, hiç bir siyasi düşünceye hizmet etmek için kaleme alınmamıştır. Çünkü; benim siyasi düşüncemin odak noktası; sadece Türkiye Cumhuriyetidir.

Değerli okurlarım!

18 aydan beri devam eden Suriye krizi, doruk noktasına doğru yanaşmaktadır. Daha öncede yazdığım gibi: “Suriye’de ateşle oynanıyor, biz bu oyuna neden karıştık?”…diye.

Bu güne kadar yapılan gözlemler; Suriye iç isyanının arkasında batının olduğu düşüncesinin ağırlıklı olduğunu biliyoruz. Acıkça söylemem gerek ki, uzun yıllar Avrupa’da yaşayan birisi olarak, bende bu düşüncenin ortağıyım.

Bu düşüncemizin asıl sebebi, ABD ve onun arkasında ki güçlerin; başta İsrail olmak üzere Orta doğuda ki BOP projesidir. Ve bu projenin eşliğinde ülkemizin parçalanma korkusu yatmaktadır. Bu durum madalyonun bir tarafı.

Ya öteki tarafı? Orada ne yazabilir?

“Arap baharı”, Tunus’ta başlayıp Mısır üzerinden yoluna devam ederken, batının da askeri yardımıyla, Libya’da Kaddafi’nin ölümüyle hız kesti. Az da olsa umutlanmıştık;… umutlanmıştık ki; dünya barışı yeni bir şans yakaladı diye. Ancak bu umutlarımız ne yazık ki uzun sürmedi, gerisi malum.

Peki…aradan geçen 18 ay gibi bir zaman içerisinde, tüm askeri imkanlara sahip olan batı, neden müdahale etmedi;…etmiyor?

Başta Rusya ve Çin olmak üzere, İran’ında desteğini yanında bilen Suriye başkanı Beşer el Esad  bir nevi meydan okurcasına ve çaresizce, iktidarını korumak için direndi ve direnmeye devam ediyor. Karşılığında ise; Suriye isyancıları da silahı bırakmayı düşünmüyorlar. Bu isyancılar ise en büyük desteği Türkiye’den almaktadırlar. Ancak; Tunus Mısır ve Libya da olduğu gibi olmadı Suriye ayaklanmasında; Beşer el Esad rejimi dayanıklılığını hala devam ettiriyor ve isyancıların “kurtarılmış yerler” olarak ilan ettiği yerleri yeniden geriye alıyor.

Böyle bir durum mevcut iken Beşer el Esad rejimi neden Türkiye ile bir savaş içerisine girsin? Akçakale’ye düşen bombayı kimin attığı tam açıklık kazanmadığı halde; Suriye bunun için özür diledi. Peki; özür dileyen bir hükumet  neden bomba atmaya devam eylesin? Bunda  bir faydası olur mu? Yoksa; Türkiyeyi Beşer el Esad rejimine karşı savaşa sokmak isteyenler isyancılar mı?

Gönül isterdi ki, durum buraya kadar gelmese idi! Hükumet olarak yabancı bir ülkenin iç işlerine karışmamış olsaydık. Ne yazık ki bunu yaptık. Batıyı yanımızda gördük ve yanıldığımızı geç anladık.

Suriye’deki ayaklanmalara destek veren hükumetimiz tüm uğraşılarına rağmen batının tam desteğini almış değildir. Batı medyasını izleyebilenler bunu anlamakta zorluk çekmezler. Hatta bir çok batılı yazarlar: Erdoğan Hükumetinin batıyı zorladığına inanmaktadırlar ve Batının Türkiyeyi frenlemek zorunda olduğunu yazmaktadırlar. NATO’nun Suriye’ye yapacağı müdahalenin, NATO’yu bölebileceğini iddia edenler de bunların arasındadır.

Türkiye’nin istediği tampon bölge oluşturulmasını bir türlü kabul etmeyen batı, olayın yükünü tamamen Türkiye’nin üzerine bırakmıştır. Bu durumu göçmen koordinesinde de görmek mümkündür. İlk başta yardım gibi görünen mültecileri misafir etmemiz bir insani görev olarak addedilse de; artan göçmen sayısı ve bu göçmenlerin hepsi gerçekten göçmen statüsüne uygunmudur diye bilmediklerimizin de aralarında olduğu kesindir. Bu durum ise, “misafirperverliğimizin” yanlış olduğunu göstermektedir. Sadece ekonomik değil, aynı zamanda siyasi bir yük taşımakta olduğumuzu görmekte geç kalınmıştır.

Burada sormak lazım!

Hükumetin dış politikasında uyguladığı tutum ne kadar doğrudur? Orta doğu batağına neden girdik? Suriye politikasında yalnız kalacağımızın hesabını neden yapamadık? Rusya ve Çin gibi iki güçlü; ve her an terörü bize karşı destekleyebilecek olan İran’ı neden hiç hesaba katmadık?

Biz Türkler olarak İslama en büyük hizmeti veren bir milletiz. Ancak; kurtuluş savaşında görmüşüz ki; Arap dünyası bizi yolda bırakmıştır. Peki…nedir bu Arap dünyasına olan hayranlığımızın altında yatan sebep? Neden şımartılmışlar gibi davranıyoruz? Ne oldum çılgınlığına düşmemiz için bir sebep görünürlerde yok! Sultan ve Krallık zamanı arkada kalmadı mı?

Ekonomide bir refah var sa, bu bizim üreticilik başarımız değil. Bir tüketici toplum olarak dışa açmış olduğumuz iç pazarımızın ve güçlü bir tüketici kitlesi olmamızın getirdiği rahatlamadır.

Uzaktan yakından bacası tüten bir fabrika görünmüyor. Ne yazık ki, biz bunu görmekte zorluk çekiyoruz…

Mehmet Sungur

07.10.2012

BAYRAMLARIMIZI HÜZNE ÇEVİRMEYELİM!

Bir bayram daha var önümüzde; sevinç gözyaşlarımız hüzünlere dönmesin!…
Saymadım…. ne kadar “kurban” verdiğimizi geçen bayramda. İlk günün haberleri yeterliydi tahmin yürütmek için.
Fazlaydı… çok fazlaydı verdiklerimiz. Bir insan dahi olsa yinede fazladır diyorum!…
Cahil ve şımarık; ehliyetlerini nereden ve nasıl aldıklarını bilmek ve anlamakta zorluk çektiğimiz sürücülerimizin oluşturduğu “kurbanlardı” o, sayısız trafik kurbanları.
Gördüm çılgını olan bir kitlenin, kesimin uğruna verdiğimiz “kurbanlardı”…
Arkada bıraktığımız yetim Çocuklar, gözü yaşlı Anne ve Babalar; henüz duvağı leke almamış gelinler… ve daha birçok iz bırakabilecek arzu edilmeyen etkenler.
Nedir bu acelecilik, bu heyecan, bu Şovenvari tutkumuz ?. Nedir bu saygısız ve sorumsuzca sergilediğimiz insanlık dramı ?
Nedir bu…? ..kimselere karşı kendisini sorumlu hissetmeyen tavır ahlakımız ?
Allah aşkına!…, ne zaman düşünmek ve düşünerek hareket etmek duygularımız yeşerecek ? .. ne zaman?!!!
Karayollarımız belirli bir Limitle donatılmış. Hız limiti konulmuş, uygulanması için sanki bizlere yalvarırcasına levhalar konulmuş… ama yok; onlar bizi ilgilendirmiyor, biz bildiğimizi yapmakta yarış ediyoruz.
Yahu… hiçmi düşünmüyoruz ; bu levhalar neden konmuş?!!!
Korkarımki ; birçok ehliyet sahipleri o levhaların bir çoğunun ne “konuştuğunu” anlamakta zorluk çekmektedir.
Bu konulan levhalar, bizim güvenliğimiz için milyarlar harcanarak donatılmış olan yollarımızın konulan levhaların anlattığı kuralları hiçe saymak şımarıklılığını nereden alıyoruz?… bu nasıl cürettir?
Ülkemizde üretilen Araçların ve yollarımıza konulan bu hız limitlerinden fazlasını taşıyamazlar olduğunu neden anlamak istemiyoruz ? Kullandığımız aracın güvenlik derecesini, duyarlılığını, reaksiyon tavrını neden bilmiyormuyuz!
Bilmiyorsak birşeyleri yalnış ve sorumsuzca yapıyoruz demektir !.
Sükseli ve göz alıcı Aksesuarlar aracımızın teknik güvencesinin ölçüsü olmadığını anlamıyoruz veya bilmiyoruz.
Konulan kuralları çiğneyerek, onları hiçe sayarak, bilmediğimizi öğrenmek yerine.. herkes kendi kurallarını kendisi yaparsa (?) o zaman bir Trafik anarşisiyle karşı karşıya kalmazmıyız?!!!

Hanımlar; Beyler !

Özgür ve Hür olmanın bir bedeli vardır !
Hem öyle sanıldığı kadarda pahalı değildir !
Beklediğiniz saygıyı başkalarınada göstermektir bu “bedel”.
Medeni olmaktır bu “bedel”.
Kültürlü olmaktır bu “bedel”.
İnsan sevgisidir, insanı sevmektir bu “bedel”.
Şımarık ve Şovenvari olmamaktır bu “bedel”.
Kısa ve öz ; İnsan olmaktır bu “bedel”.
Bu bedeller fazlamı? Ödenmesi illa da hayatımıza mı mal olmalıdır! Fazla bir şey istenmiyor bizden ! herkesin ödeyebileceği, ödemesi zorunlu olan bedeller! Hemde İnsanlığın emrettiği bedeller bunlar.

Eğer biz bu bedelleri Çocuklarımıza doğduklarından hemen sonra ödetirsek.. zaten bunların bir bedel değil, bir ana etken olduğunu öğrenirler ve o zaman bugünkü ödemek zorunda kaldığımız bedelleri onlar ödemek zorunda kalmazlar !

İşte… !

Özgür ve Hür olmanın bedeli Çocuklarımıza vereceğimiz eğitimle başlıyor. Onların doğduklarında bir oyuncak bebek değilde… ailenin bir tam üyesi olduklarını anlamalıyız. Onları hayata hazırlamak sorumluluğunu bizden kimse alamaz olduğunun bilincini oluşturmalıyız. Onlara sınır koyup sorumluluk vermeliyiz.Çocuklarımızın kişiliklerine saygı ve sevgi duyarsak; onlarda topluma saygı ve sevgiyi öğrenirler.

Ancak, koyduğumuz yasakları neden koyduğumuzu mutlaka anlatmalıyız ! Yoksa bu günkü düşünce ve Ailede verdiğimiz terbiye ve eğitimle daha çok bedeller öderiz. ….çok yazık … içim sızlıyor ! İçim sızlıyor ; bazı gördüm delisi olanlar „Özgür ve Hür“ olmayı yalnış anlıyorlar. Onlarında sınırlı ve sorumlu olduğunu anlamak istemiyorlar. Özgür olmak sorumluluk ister; olmazsa olmazlardandır.

Önümüzdeki Ramazan bayramı kanlı bayram olmasın dileğiyle….

Kalın Sağlıcakla, herşey gönlünüzce olsun !

Mehmet Sungur

13.08.2012

Ümitler bize en son veda edenlerdir…….

SOSYAL DEVLET KAVRAMI VE BİREYSEL GÖREVLER

Latince de „socius“ olarak geçen kelime, Türkçe’mize „Sosyal“ olarak yerleşmiştir.

Türkçe’mizde yeni olmayan; ancak son zamanlarda sürekli gündemde olan bu kelimenin özüne baktığımızda şu terimlerle bağdaştıklarını görürüz. Toplumda birlik, beraberlik, karşılıklı yardımlaşma, dayanışma, kimseyi yolda bırakmama. Bireylerin toplumdan beklediğini, yine şartları doğrultusunda topluma verebilmek çabasıdır.

Sosyal devlet kavramı ise; bu kavramların birleşiminin başında gelen ve kanunlarca düzenlenmiş olan bir yönetim sistemidir.

Anayasal haklarla belirlenmiş olan hakların başında gelen ilk unsurlar ise, toplumdaki eşitliğin, her alanda yaygın olarak bireylere insan onuruna yakışan bir şekilde yansımasıdır. Bu yazının devamını oku

Toplumu değiştiren sessiz devrimler..

İletişim ve medyasal olanakların verdiği imkanlar yeni devrimler açmaktadır. 68 kuşaklarının baş kaldırısı ile başlayan; sesli, isyankar ve kanunlara karşı gelme eylemleri yerini sessizliğe bıraktığını düşünüyorsak yanılıyoruz. Bu günkü devrimler sessiz, ama bilinçsiz olmayan bir ustalıkla yapılmaktadır. Az gelişmiş ülkeler, gelişen ülkelerin etki alanlarından kurtulabilmek şansına sahip değiller artık. Gelişmiş ülkeler, (müstesna durumlar hariç) artık kanlı savaş istemiyorlar. Kansız ve “tatlı” savaşları tercih ediyorlar. Bu yeni modelin adı ise: Ekonomik savaştır. Kültürel yayılma savaşıdır. Çünkü kültür değişimiyle, insanların etik ve tüketim anlayışı da değişmektedir. Günümüzün vaz geçilmez olan iletişim teknolojisi artık “Aspirin” olmaktan çok daha öteye gitmiştir. Medyasal durum ise tehlike duvarlarını çoktan aşmış durumdadır. Medya olarak insanlarımızı bilgilendirmek amaçlı programlar ne yazık ki çok az bir kapsam içermektedir. Fikir özgürlüğü altında sorumsuzca yapılan yayınlar toplumun etik anlayışını değiştirmektedir. Bunların yanında; sosyal paylaşım siteleri hak etmedikleri kadar değer bulmaktadırlar. Bu yazının devamını oku

%d blogcu bunu beğendi: