2018-2019 Eğitim ve Öğretim Yılında Öğrenci ve Öğretmenlerimize Başarılar ve Kolaylıklar Dilerim.

“Kim demiş ki çocuk bir küçük şeydir

Bir çocuk belki en büyük şeydir.”

Abdülhak Hamit

17 Eylül 2018

Okul çağındaki çocuklarımız ve gençlerimiz için ilimle yoğrulan çok tatlı bir mücadele daha başlıyor. Eğitim, bireyi geleceğe en iyi, en doğru, en güzele ve zirveye hazırlamak demektir. Her çağın kendine has kültür ve eğitim süreci olduğunu bilerek, okul çağındaki çocuk ve gençlerimize kendi geçmişimizden örnekle değil onların yerine geçerek empatiyle yaklaşmamız ve anlamaya çalışmamız gerekmektedir. Elbette ki deneyim ve bilgilerimizi onların en doğru şekilde faydalanabileceği biçimde, psikolojik durumlarını da gözeterek aktarmalıyız.

Aileyi güzelleştiren, anlamlandıran varlıktır çocuk. Bir insanın hayatının şekillenmesinde, mutlu ve sağlam bir yapıda ilerlemesinin en önemli faktörü ise bence ailenin gösterdiği ‘SEVGİ’dir.  Severek baktığımız her şey güzelleşir, güzelleşen her şey ise çevremize ışık ve umut verir.

Çocuk ve gençlerimize, kendi istek ve egolarımızı tatmin etmek adına kariyer hedefi planlamamalıyız. Onlar kendine has kişilik ve özellikleriyle hayata tutunmalı ve keşfedilecek yanlarını açığa çıkarmaya yardımcı olmalıyız. Her çocuğun bilgin, filozof, doktor, mühendis, mimar yada sanatçı olmak zorunluluğu yoktur. Gönül ister ki kendi yapamadıklarımızı, hayallerimizi çocuklarımız gerçekleştirsin. Unutmayalım ki onların sevgi ve mutluluğa inançları sağlam olursa, başarıda arkasından gelecektir.

Zorlu vede bir o kadar heyecanlı başlayacak yeni eğitim-öğretim yılında en büyük görev mutlaka ki öğretmenlerimize düşmektedir. Bilgi hazinelerini çocuklarımıza aktararak onların geleceğini şekillendirmede en önemli ve model kişidir öğretmen. Sabır ve şefkatle yaklaşılacak her durum dünyanın zirvesine başarılı aday çıkartmak olacaktır. Bu bağlamda öğretmenlerimize kolaylıklar diliyorum. Zira anne ve babamızdan sonradır hayatımızda özel bir yere sahip olan emektar bilgi hazinelerimiz.

R.W.Emerson’un (1803-1882) dediği gibi ‘Terbiyenin sırrı, çocuğa saygı ile başlar’.

Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Baş Öğretmenimiz Mustafa Kemal ATATÜRK’ün şu sözü ile günün anlamına binaen yazımı bitirmek istiyorum.

“Terbiyedik ki bir milleti hür müstakil, şanlı, ali bir heyet-i içtimaiye halinde yaşatır veya bir milleti esaret ve sefalete terk eder.

En derin kalbi duygularımla..

 

kitaplığım 2018 (1).jpg

Ayşegül Karayel’in kitaplığından küçük bir kesit..

TOPLUM VE GELECEK

mehmetEğer gelecekte dünyanın gelişmiş milletler topluluğunda yerimizi bulacaksak; her şeyden önce “yaşadığımız çağı kendimiz yaratmalıyız”! Bunun yolu ise eğitimden geçer…
Başkalarının yarattığı çağı yaşayan toplumlar, bir gün kaybolmaya mahkumdurlar… Fiziki anlamda yaşasalar da, ruhlarını kaybederek kimliklerini unuturlar!
Bunun örneğini; Türklüğü inkar ederek, “ümmet” olduğunu iddia edenlerde görüyoruz. Ümmet diye bir ırkın olmadığını anlatamadığımız süre, özümüze dönmek şansımız da her gün biraz daha azalarak bir gün kaybolacaktır.
Türk olmanın İslam dünyasının bir parçası olarak ümmet olmaya engel olmadığı nasıl bir gerçekse; Mehmet Akif’’in; “ırkıma yok izmihlal” (yıkılmak, çökmek)
demesinin de ırkçılıkla alakası olmadığı gibi.

Mehmet Nuri Sunguroğlu

KAPİTALİZMİN RUHU, SOSYAL PAZAR EKONOMİSİ VE DÖRDÜNCÜ YOL

sömürü

Düşünmek, insanı diğer varlıklardan ayıran çok önemli bir hazinedir. Biz bu hazineyi ne kadar kullanıyoruz?

Düşünmenin tarihi, insanın varlığıyla başlasa da, bilimsel olarak bir kaç bin yıldan eski olmadığını zamanın düşünen insanlarının arkada bıraktığı miras-sal bilgilerden bilmekteyiz.

Düşünmenin milyonlarca şekli ve türü olmasına rağmen; genelde iki türlüdür diyenlere katılsam da; günümüzde uygulanan üçüncü yol düşünme tarzı, İnsanlığa verdiğinden daha çok aldığı açıkça görülmektedir.Yoksa; şu an dünyada ve ülkemizde yaşamış olduğumuz bu kadar karışıklıklar olmazdı.

Düşünceyi, ya da düşünmeyi; Özgür ve dogmatik olmak üzere ikiye ayıran düşünürlerin haklılığı inkar edilemez. Özgür düşünce; olayları eleştirel bir düşünce ile araştırıp sonuca varmaya çalışan düşüncedir.

Dogma düşünceler ise, güçlü bireylerin; toplumu kendi istediği yöne yönlendirmeye zorlayan bir düşünce tarzıdır. Yani tek tip  insan türü bir toplum oluşturmaktır.

Tarihte bir çok örnekleri olan dogma düşüncelerin sonunda felaketler kaçınılmaz olmuşlardır. Almanya’da bir Hitler, İtalya’da bir Mussolini, Sovyetler birliğinin Lenin ve Stalin’i, Çin’in Mao’su, ürettikleri dogmalarla ülkelerinde felaketlere yol açan kişilerdir. İspanya’nın Franko’su son Yıllarında özgür düşüncenin değerini anladığı için, ülkesini kendi uyguladığı dogma yönetime bırakmamıştır. Günümüzde bu dogmalar yıkılmış görünüyorsa da, bir çok ülkelerde devam etmekte olduğunu biliyoruz.

ÜÇÜNCÜ YOL

Yaşadığımız çağda uygulanmakta olan „hybrid-düşünce sistemi“…yani; iki düşüncenin karışımlı hali olan üçüncü düşünüş yolu ise; dogma ve özgür düşüncenin karışımından meydana gelen “yumuşak, ama acımayan” düşünce sistemidir. Bunun adı da kapitalizmdir.

Kapitalizm kelimesi ise; yine o bilinen yumuşak düşünce ilkesiyle “liberal ekonomi/ serbest piyasa ekonomisi” olarak değiştirilmiş ve insanlardan bilinen sömürücü yüzünü saklayarak modernize edilmiştir.

Günümüzde iş veren firmaların bir çoğu borsalarda kayıtlıdır. Onların amacı ise; işçisinin emeği üzerinden ortaklarına her Yıl daha fazla kar payı verebilmektir. Çünkü; firmaların yönetim başkanlarının kaderi de, ortakların seçimine bağlıdır. Demektir ki; iş verenler, işçileri için duymak zorunda oldukları sosyal sorumluluk düşüncesinden uzaklaşmışlardır. İşte kapitalizm düşüncenin kara yüzü de budur.

Yumuşak görünen karakteriyle tehlikesini saklamasını çok iyi bilen bu düşünce tarzı, yıllardan beri tartışmaya açılmış olsa da, kolayca değişeceğe de benzemiyor. Yumuşak düşüncenin kökünde “hakkına” razı gelmek kültürüne yer  olmadığı için, güçlünün mazlumu talan ve sömürüsü kaçınılmazdır.

Bu düşünce tarzı, güçlünün güçsüzü yumuşakça esir almasıdır. Yumuşakça teslim olmayanları ise, zoraki teslimiyete zorlamaktır ve adını da demokrasi ihracatı koymuşlar.

Bunun en bariz misallerini Afganistan, Irak ve Arap baharı maskesiyle halkların ayaklanmasının nasıl organize edildiği belleklerimize yer etti.

Ülkemizde ise, her gün yaşadığımız ve son olarak Soma faciasının arkasından ortaya çıkan iş güvenliğinin ne kadar ihmal edildiğini; sanki felaketi davet edercesine iş ve İnsan güvenliğinin ne kadar ilkel bir durumda olduğunu maalesef gördük ve yaşadık.

Sermaye pazarında ise, uzakların yakın olduğu Globalleşme prosedüründe yumuşak düşüncenin emekçiye verdiği sus payı olan günlük yevmiyesi, insan onuruna yakışmayan asgari ücretle ölçülmektedir. Sesini çıkarmak isteyene karşı kullanılan silah ise, yumuşak düşüncenin oluşturduğu sosyal düşünce sorumluluğunu devre dışı bırakan; “istersen çalış” cevabıdır.

Bu “yumuşak” düşünce türünün tehlikesi ise; düşünenleri düşünmeye ihtiyacı olmadığını onlara kabul ettiren/ettirmek isteyen, tahammülü kısıtlı olan, „yumuşak dogma“ düşüncedir. Bu düşünce tarzı, bu gün dünyada geçerliliğini hala korumakta olan yumuşak ve gülerek ısıran düşüncedir. Öteki düşünme şekillerinden daha da tehlikelidir. Çünkü; içerisinde yalan ile yanlışı ayırabilmenin zor olduğu bir düşünce şeklidir.

Riyakar yönetimlerde görev alan, etek öpenlerin, sendikaların pes ettiği, basının susturulduğu, Üniversitelerin konuşmadığı bir dünyada, yumuşak düşünce ile yaşamak zor olduğu düşünülse de; başka bir yol olmadığı için katlanmaktan başka da bir çare görülmüyor gibi olsa da, çözümü olmayan bir durum da değildir!

DÖRDÜNCÜ YOL

1960 lı yıllarda Federal Almanya Şansölyesi Ludwig Erhard’ın ortaya attığı “Sosyal Pazar ekonomisi”( Social Market Economy / Soziale Marktwirtschaft) olmasaydı, Almanya adaletli kalkınmaya ulaşamaz ve refahın zirvesini de yakalayamazdı.

Bundan 50 Yıl önce dördüncü yolu çizen ve pratikte uygulamasını da başarıyla zirveye taşıyan; aynı zamanda bir ekonomist ama, kapitalist olmayan Ludwig Erhard, günümüzün sorunlarını görür gibiydi. Yaşa ve yaşat düşüncesi onun rehberi olmuştu.

Ne yazık ki; bu dördüncü yol olarak benim de hayal ettiğim “Sosyal-Pazar ekonomisi” devre dışı bırakılmıştır.

Devre dışı bırakılan bu dördüncü yol; yeniden yaşama geçirilmelidir!

 

Mehmet Nuri Sunguroğlu

19.05.2014

 

Şişkin Egolar..

“Aile, kişinin sadece kendisi olduğu için sevildiği yer değil miydi?” diye soruyor Kemal Sayar.narsisizm

Yoksa aile , tüm mahremiyetimizle yaşadığımız, paylaştığımız kutsal bir mekan olmaktan çıkıyor mu?

Bir gün facebook’ta arkadaşımın duvarında yapılan paylaşımları okuyordum ki gözüme çarpan ve de çok doğru bulduğum bir yorum takıldı. “O çocuklar da bizim onlara sahip çıkmalıyız, sevgi, şefkat göstermeliyiz” diyordu yorumcu, diğeri de “ öncelikle kendi çocuklarımıza ihtiyacı olan sevgiyi ve ilgiyi vermeliyiz” diye ekliyordu.

Her fırsatta çevremdekilere dile getirdiğim acı bir konudur bu. Anne babanın evde yüzüne bile bakmaz, sorularına yanıt vermez iken , sokağa çıktığında gülücükler dağıtarak, ilgi (!) seline boğduğunu  çevreye kanıtlamak ister gibi davranması, ailenin birbirleriyle ne denli barışık olmadığının göstergesidir. Bu kutsal saydığımız yuvada bireyler birbirine ulaşılamayacak adacıklar meydana getiriyor yazık ki.. Bu yazının devamını oku

HAYAL EDİYORUM, O HALDE HALA ÜMİT VAR ;)

Ayşegül Karayel 5 - Kopya

“Hayal edin, onlar gerçeklerin yarısıdır.”

Hiçbir hayal kötü düşünceler üzerine kurulmaz. Ama hayallerimizin bize uygunluğu, yapılabilirliği ve de gerçekleştirilebilirliği önemlidir. Hayal zaman içinde şekil değiştirerek mutasyona uğrar.

Descartes; “Düşünüyorum, o halde  varım” diyerek düşüncenin harfiyatını yapmıştır. Bu hafriyatlar dan çıkanlar kendi gerçekliğimiz, ruhumuza yansıttığımız kumlardır. Aralarındaki irili ufaklı taşlar, kaya parçacıkları ise yaşam içinde yer almasını istediğimiz hayallerdir.

Hayal kurmak insana hiçbir şey kaybettirmez. Aksine ruha üflemektir.

“Zihinde tasarlanan, canlandırılan ve gerçekleşmesi arzu edilen, duygularla algılanan nesnenin bilinçte beliren benzeri, imaj, imge, düş” şeklinde tanımlanıyor hayal. Ve neticede bunun oluşması için gerekli çaba gösterilerek hayal olmaktan çıkarmalıyız. Aksi halde hayaller, hayal olarak kalmaya mahkumdur.

Einstein : “Hayal gücü bilgiden daha önemlidir” diyerek bilginin tek başına kafi olmadığını hayalle gerçeğe taşındığında evrende bir yer bulduğunu ifade etmişti. Onca icatların, buluşların her biri hayallerin hayatta yerini bulmasıyla ve gerçekleşmesiyle ortaya çıkmıştır.

Maxwell ,  “Hayallerimiz hedeflerimizi, hedefler eylemlerimizin haritasını çıkarır. Eylemlerimiz sonuçları üretir, sonuçlarda size başarıyı getirir.”

J. Bernard’ın;  “ Büyük şeylerin hayaliyle yaşa, hiç olmazsa daha küçük şeyleri yapma imkanı bulursun” derken, hedeflenen hayalin gerçekleştirilebilirliği ne kadar başarılı ise hayatımıza kattığı enerjide o kadar önemlidir.

Descartes yukarıdaki sözüyle, düşünmenin  tek başına yeterli olmadığını, onları ifade edebilme yeteneğini ve cesaretini gösterebilmenin önemini vurgulamak istemiştir. Kimse beynimizin içinden geçenleri bilemez. Bunları açığa çıkarmak onları doğru kanalize etmek mühimdir.  Bu durumda arzulanan hayaller gerçek neticeye ulaşır.

Hayallerinizin sizi ışığa kavuşturması dileğimle..

“biraz yağmur kimseyi incitmez”

“Muhakkak ki iyilikler, kötülükleri giderir.” (Hud: 114)

“A little rain never hurt no one “  (Tom Waits)kemal sayar

“ İyiler dünyanın gizli soylularıdır” diyor Kemal Sayar ve  “adalet, hakikat, güzellik ve iyilik için yazıyorum, anlamak için”, “devrimlerin fitilini soylu ruhlar ateşler, tarihi, buldukları dünyayı daha da güzelleştirmek isteyen iyimserler yazar” diye ekliyor kitabının önsözünde..

“ Gerçek hayat tamamıyla buluşmadan ibarettir. Buluşmak, karşılaşmak. İnsan ötekiyle karşılaşarak var olur. Ötekinin bakışıyla, ötekinin yüzünü bana çevirmesi, beni dinlemesiyle, ilişkiyle. Sadece ilişkiler vasıtasıyla kendimizi dünyaya ve başkalarına tamamen açarız. Olmamız gerektiğini düşündüğümüz kişi olmak arzusundan sıyrılarak, gerçekten olduğumuz kişi olmaya izin vererek, İncinmeyi göze alarak.

Kapıdan on altı yaşında bir genç kızın ruhu girdi. Bedeni bir hastalık nedeniyle durakalmış, on altı yaşındayken, üç yaşında bir çocuğun bedenine sığmıştı.  Usulca onun yanına, koltuğun kenarına çömeldim, gözlerimizi hizaladık ve tıpkı onun gibi fısıldayarak konuşmaya başladık. ‘Hiç doğmamış olmayı dilerdim…’ dedi. Ya Rabbi, bu nasıl bir çığlıktı böyle! Bu kadar narin bedenden , bir fısıltı halinde yükselen bu neşide, dünyaya bırakılmış bu güçlü manifesto nasıl yükseliyordu. Hıçkırarak ağlamamak için kendimi zor tutuyordum.

Bu yazının devamını oku

Suya sabuna dokunmamak mı?

5

Türk Dil Kurumu’nda bu deyim “1.sakıncalı konularla ilgilenmemek, 2.davranışlarını kimseyi incitmeyecek şekilde ayarlamak” şeklinde yer almaktadır.  Ben bu duruma 3. bir anlam eklemek istiyorum.

Bazılarımız nerde, nasıl, niçin ve neden durduklarını bilmezler. Sadece bulundukları konumu yitirmemek adına hani –öylesine-  derler ya orta şeritte giderler. Kimilerinin işlerine öyle gelmektedir çünkü..

Oysa, kimin yanında nasıl, niçin ve neden durduğumuzu bilmeliyiz.  Bu siyah ile beyaz gibidir. Ya evettir, ya da hayır.

İşte bütün mesele de buradadır.  “Üç iyi arkadaş bir araya gelirler. Uzun zamandır dertleşme fırsatı bulamamışlar , dolayısıyla da anlatacak pek çok şey birikmiştir. İçlerinden ikisi her zaman birbirlerini görmekteyken, diğeri uzak kalmıştır.  Derken sohbet etmeye başlarlar.  İki samimi arkadaştan biri diğerinin görüşünü ve eleştirisini haksız bulmaktadır, zira onu kaybetmemek adına gerçek düşüncesini dile getirmemektedir. Üçüncü arkadaşı ise bu duruma kayıtsız kalan arkadaşını hayretle izlemekte, adaletli ve samimi olduğunu sandığı bu kişinin yanında olmayışını görmek ona üzüntü vermektedir.

Bu duruma çok içerleyen arada kalan bu adaletli (!) insan, bu zamana kadar ki değerlerini ve kişiliğini yitirmeye başladığını içten içe sorgulamaktadır ama arkadaşını uyarması ve rengini belli etmesi, ona göre onu kaybetmek ve de incitmek anlamına gelmektedir.

Bu yazının devamını oku

“Sadece tencerenin altını kısık ateşte bırakmıştım.” :)

“Ayfer’cim bana bir ilaç yaz. Geceleri uyumada zorlanıyorum.”

“Elbette yazarım da ne tür kitaplar okuyorsun sen?”

“Roman, psikoloji, tarih vs..Suç ve Ceza, Robin Sharma, Kerime Nadir, Yaşar Kemal vs. işte..”

“Öncelikle seni boğan, anlamakta güçlük çektiğin kitap modellerinden vazgeçecek, seni olumlu yönde motivasyon yapacak tarzda kitaplar okumalısın.”

“Neymiş bunlar peki, tavsiyen nedir? “

“Yarın hastaneye uğrada sana isimlerini ve bendekilerden bir kaçını vereyim.”

“ Peki yarın uğrarım o halde.”

Ertesi gün hastaneye Ayfer’in yanına gittim. Başladık sohbete derken bizim hatun aldı eline reçeteyi bana ilaç yazıyor sanıyorum. Reçeteyi bana uzattı gördüm ki kitapların isimleri listelenmiş. Mümin Sekman serisi, NLP serisi vs.. “Günde ne kadar alacağım bunları, aç karnına mı tok karnına mı?” dedim ve gülüştük. Bu yazının devamını oku

İçimizden sevmeyelim..

Bir insanın bu dünyada sahip olabileceği en değerli varlığı çocuğudur. Günümüzde çocuğumuza yapabileceğimiz en değerli yatırım, onlara iyi bir eğitim olanağı sağlamaktır. Geçmişte ebeveynler, çocuklarını çok sevdikleri için ileride sıkıntıya düştüklerinde işlerine yarasın diye evler, arsalar vs gayrimenkuller miras bırakıyorlardı.

Bu mirası korumak ve çoğaltmak çoğu için ne yazık ki mümkün olmayabiliyordu. Zira çocuklarımıza sağlayabileceğimiz en önemli miras ‘eğitim’ olmalıdır. İyi bir eğitim almış ve kendine güvenen çocukların, istediğini elde edebileceğine inanıyorum.

Yetişkin bireyler her zaman her koşulda çocuklara sevgi ve hoşgörüyle yaklaşmalıdır. Çocuklarımızdan beklenen; kendi kendine yeten, girişken, sorumluluk alan, soru soran ve araştıran, hakkını arayan, liderlik vasıflarına sahip, kendisi ve çevresi ile barışık bir birey  ve de yetebiliyorsa yardımda bulunabilecek olmasıdır.

Sevgimizi içimizde saklamayalım. Bazı anne ve babalar çocuklarına otoriteleri bozulacak endişesiyle sevgilerini göstermekten çekinirler. Oysa bir insanın her bakımdan zeki ve sağlıklı yetişmesinin en büyük rolü ve önemi ‘sevgi’dir.

İçimizden sevmek ya da şartlı sevmek diye bir tasarım yoktur. Sevgi karşılıksız verilmelidir. Yalnız, sevmek ve hoşgörülü olmak onların her yaptığını mazur görmemizi gerektirmez. Zira bu pek doğru bir davranış olmayacağı gibi olumsuz sonuçlarda ortaya çıkarabilmektedir.

Çocuklar, anne ve babalarını model alır, söylediklerinden çok yaptıklarıyla ilgilenirler. Kendi yapmadığımız davranışları onlara dayatmamız onlarda hırçınlık yaratacaktır.

Sevgisiz büyüyen çocuklarda her zaman güven eksikliği yaşanır. Eğer ki anne babalarınızdan bunu görmemiş iseniz, siz içinizdeki sevgiyi açığa çıkararak bunu büyütebilir ve mutlu olabilirsiniz.

Sağlıklı bireylerin yetişmesi için önce kendimizi eğitelim sonra çocuklarımızı..

Toplumu değiştiren sessiz devrimler..

İletişim ve medyasal olanakların verdiği imkanlar yeni devrimler açmaktadır. 68 kuşaklarının baş kaldırısı ile başlayan; sesli, isyankar ve kanunlara karşı gelme eylemleri yerini sessizliğe bıraktığını düşünüyorsak yanılıyoruz. Bu günkü devrimler sessiz, ama bilinçsiz olmayan bir ustalıkla yapılmaktadır. Az gelişmiş ülkeler, gelişen ülkelerin etki alanlarından kurtulabilmek şansına sahip değiller artık. Gelişmiş ülkeler, (müstesna durumlar hariç) artık kanlı savaş istemiyorlar. Kansız ve “tatlı” savaşları tercih ediyorlar. Bu yeni modelin adı ise: Ekonomik savaştır. Kültürel yayılma savaşıdır. Çünkü kültür değişimiyle, insanların etik ve tüketim anlayışı da değişmektedir. Günümüzün vaz geçilmez olan iletişim teknolojisi artık “Aspirin” olmaktan çok daha öteye gitmiştir. Medyasal durum ise tehlike duvarlarını çoktan aşmış durumdadır. Medya olarak insanlarımızı bilgilendirmek amaçlı programlar ne yazık ki çok az bir kapsam içermektedir. Fikir özgürlüğü altında sorumsuzca yapılan yayınlar toplumun etik anlayışını değiştirmektedir. Bunların yanında; sosyal paylaşım siteleri hak etmedikleri kadar değer bulmaktadırlar. Bu yazının devamını oku

%d blogcu bunu beğendi: