3.Haçlı Seferleri..

Geçmişte yarım bırakılan, içlerinde yer etmiş kini kusmakta, insanlığı yok etmekte hiçbir sakınca görmeyen bir zebani guruhu, dozunu artırarak farklı çehrelerle yüzünü göstermektedir.kud_s

“Türk Milleti zekidir, çalışkandır” diyen Atatürk’ün de dediği gibi, yalnız zeki olmak tek başına yeterli olmadığı gibi onu nasıl kullandığınız da önemlidir. Herkes herşeyin farkında, ülkemin üzerine oynanan oyunların bozulması için birlik olmak zorundayız. Birbirini sevmeyen dünürlerde bile çocuklarının mutluluğu için bir araya gelenlerden olmak zorundayız. Eğer ki, bu vatana gerçekten hizmet etmek, bütünlüğünü korumak istiyor isek, içimizdekileri şimdilik bir köşede tutalım ve milletçe teyakkuzda olalım.

Türke Türkten dost yoktur. Kendi içimizde barış içinde, sulh içinde olamaz isek bizleri bölmeleri çok uzak bir düşünce değildir.

Her gün basında yeni bir kısaltmayla karşılaşıyorum. PYD, YPG, LPG ha pardon o likit gazdı dimi.. Dün akşam haberlerinde ‘TAK’ isminde yeni bir örgütün adını duydum. Alfabemiz 29 harften oluşmakta bakalım daha ne üç harfliler türeyecek. Bildiğimiz cinler bile ortaya çıkmaya gerek duymayacak.

Lozan Antlaşması gereğine uyulmamış, vay efendim Osmanlı topraklarından kendilerine pay verilmemiş, Kürdistan kurulmamış, Amerika ilgilenmiyormuş, Barzani efendinin derdi tasası öteden beri buymuş.

Eee biz bunları elbetteki biliyoruz. Türkiye’nin sınırlarını yeniden çizmeye çalışanların başında Amerika’nın geldiğini, okullarında tarih kitaplarında sınırlarını kendi belirledikleri Türkiye haritasını yıllardır göstermektedirler. Ben bunu ilk öğrendiğimde hayrete düşmüş, bizimkiler ne yapıyor bu durum karşısında demiştim. Bu dediğim en az 20 yıl öncesiydi.

Bana bu bloğu açarken siyasi içerikli yazı yazmamam için telkinde bulunan çok sevdiğim bir arkadaşımın hoşgörüsüne sığınıyorum. Ama sizlerle dertleşmek, düşüncelerimi paylaşmak istedim.

18.06.2008yavuzselim

Umuyorum ki, an itibariyle içimizde biriktirdiğimiz nefretleri şimdilik bir kenara bırakarak, ki buna yürekten inanıyorum benim asil yurttaşlarım gücünü, bilgisini, yeteneğini ve cesaretini göstermekte hiç tereddüt bile etmeyecektir.

Şu an yapmamız gereken düşmanlarımıza içimizi dökmemektir. Dertleşeceğiniz kişileri dikkatlice seçin. Dost görünen, göründüğü gibi olmayabilir. Bizim başka vatanımız yok. Nice şehit kanlarıyla müdafa edilmiş vatanımıza ihanet ellerinin uzanmasına fırsat vermeyelim.

Bugüne dek hain saldırılarda hayatını kaybetmiş tüm şehitlerimize Yüce Allah’tan rahmet diliyorum. Yaralan vatandaşlarımıza da acil şifalar temenni ediyorum.

Aydınlık Türkiyemize, güçlü milletime selamlar olsun..

 

 

 

Kültürleri Bir Araya Getiren Fuar

Fuarları severim. Hele kültürleriyle şehirleri anlatan dokular işlenmiş ise. Bu yılki ilk fuar ziyaretim 28 Ocak 2016’da yerli ve yabancıların da bulunduğu 20.Ul
uslararası Doğu Akdeniz Turizm ve Seyahat Fuarı EMİTT’tin organizasyonu idi.

Kültür ve Turizm Bakanımız Mahir Ünal’ın açılışıemit k (1)nı yaptığı 70 ülkenin katıldığı fuar her sene olduğu gibi bu senede gösterişli sahnelerle doluydu.

Bu sene fuara daha çok aynı okulun tebeşir tozunu yuttuğumuz Bakan Mahir Ünal ile tanışabilmek içindi  ve bu imkanı da bulabildim.

Kendisiyle kısa söyleşimizde okulumuz hocalarımızın ve arkadaşlarımızın selamını ileterek, toplantılarımıza teşrif etmelerini rica ettim. Kendisi de memnuniyetle katılabileceğini belirtti.

Ne yazık ki telefonumun şarjı bittiği için bakanımız ile görüntü alamadım.
Ülkemizin yurt içi ve yurt dışındaki tanıtımında önemli katkısı olan Tüyap Fuar Organizasyonu ve diğer destekleyicilere kalbi duygularla teşekkürler ediyorum.

Fuarı gezerken Ankara standında Sudanlı Turizm Bakan Mohamed Abuzaid ile karşılaştık. Bu hoş karşılaşmada kısa bir de söyleşi yaptık. Kendisi son derece mütevazi bir tavır içindeydi. Vedalaşarak gezimize kaldığımız yerden devam etmeye koyulduk.

Yanı başımızda yıllardır süregelen Ortadoğu ülkeleri savaşlarının üzerimizde bıraktığı tarifsiz endişe ve keder duygusuyla, yine de geleceği imar ve hayal etmeye çalışmaktayız. Dünya var olduğundan bu yana güçlü güçsüzü yener anlayışının ben sadece orman kanununda geçerli olduğunu savunmaktayım. Yani hayvanlar aleminde, yaşamlarını sürdürebilmek adına bir başka canlı türünü yemek suretiyle yok etmektedirler.

Peki, Allah Teala’nın tüm nimetleri biz insanoğlu için yarattığını vede bu nimetleri kendi cinsini yok etmek için değil de, birbirine merhamet, hoşgörü, sevgi, yardım vs..gibi pek çok önemli kavramları hiçe sayanlar hangi tür canlı sınıfına giriyor diye sorgulamalıyız. Ve aslında pek çok kişi bunun yanıtını bilmekte, kimi çaresiz, kimi duyarsız, kimi de acı içinde yerimizden izlemekteyiz.

Bu bağlamda turizm sektörünün ve onu temsil eden bakanlığın işi çok zor gibi görünüyor.

Ve umuyor ve istiyorum ki ülkem ve dünyamın insanca yaşayabileceği, masum çocukların, hamile kadınların, yurtlarından söküp atılan ailelerin, denizlere kurban veren canların olmadığı medeni zamanlara kavuşmaktır arzum ve en büyük dileğim..

Sevginin ve adaletin egemen olacağı bir dünyaya..

 

TOPLUM VE GELECEK

mehmetEğer gelecekte dünyanın gelişmiş milletler topluluğunda yerimizi bulacaksak; her şeyden önce “yaşadığımız çağı kendimiz yaratmalıyız”! Bunun yolu ise eğitimden geçer…
Başkalarının yarattığı çağı yaşayan toplumlar, bir gün kaybolmaya mahkumdurlar… Fiziki anlamda yaşasalar da, ruhlarını kaybederek kimliklerini unuturlar!
Bunun örneğini; Türklüğü inkar ederek, “ümmet” olduğunu iddia edenlerde görüyoruz. Ümmet diye bir ırkın olmadığını anlatamadığımız süre, özümüze dönmek şansımız da her gün biraz daha azalarak bir gün kaybolacaktır.
Türk olmanın İslam dünyasının bir parçası olarak ümmet olmaya engel olmadığı nasıl bir gerçekse; Mehmet Akif’’in; “ırkıma yok izmihlal” (yıkılmak, çökmek)
demesinin de ırkçılıkla alakası olmadığı gibi.

Mehmet Nuri Sunguroğlu

KAPİTALİZMİN RUHU, SOSYAL PAZAR EKONOMİSİ VE DÖRDÜNCÜ YOL

sömürü

Düşünmek, insanı diğer varlıklardan ayıran çok önemli bir hazinedir. Biz bu hazineyi ne kadar kullanıyoruz?

Düşünmenin tarihi, insanın varlığıyla başlasa da, bilimsel olarak bir kaç bin yıldan eski olmadığını zamanın düşünen insanlarının arkada bıraktığı miras-sal bilgilerden bilmekteyiz.

Düşünmenin milyonlarca şekli ve türü olmasına rağmen; genelde iki türlüdür diyenlere katılsam da; günümüzde uygulanan üçüncü yol düşünme tarzı, İnsanlığa verdiğinden daha çok aldığı açıkça görülmektedir.Yoksa; şu an dünyada ve ülkemizde yaşamış olduğumuz bu kadar karışıklıklar olmazdı.

Düşünceyi, ya da düşünmeyi; Özgür ve dogmatik olmak üzere ikiye ayıran düşünürlerin haklılığı inkar edilemez. Özgür düşünce; olayları eleştirel bir düşünce ile araştırıp sonuca varmaya çalışan düşüncedir.

Dogma düşünceler ise, güçlü bireylerin; toplumu kendi istediği yöne yönlendirmeye zorlayan bir düşünce tarzıdır. Yani tek tip  insan türü bir toplum oluşturmaktır.

Tarihte bir çok örnekleri olan dogma düşüncelerin sonunda felaketler kaçınılmaz olmuşlardır. Almanya’da bir Hitler, İtalya’da bir Mussolini, Sovyetler birliğinin Lenin ve Stalin’i, Çin’in Mao’su, ürettikleri dogmalarla ülkelerinde felaketlere yol açan kişilerdir. İspanya’nın Franko’su son Yıllarında özgür düşüncenin değerini anladığı için, ülkesini kendi uyguladığı dogma yönetime bırakmamıştır. Günümüzde bu dogmalar yıkılmış görünüyorsa da, bir çok ülkelerde devam etmekte olduğunu biliyoruz.

ÜÇÜNCÜ YOL

Yaşadığımız çağda uygulanmakta olan „hybrid-düşünce sistemi“…yani; iki düşüncenin karışımlı hali olan üçüncü düşünüş yolu ise; dogma ve özgür düşüncenin karışımından meydana gelen “yumuşak, ama acımayan” düşünce sistemidir. Bunun adı da kapitalizmdir.

Kapitalizm kelimesi ise; yine o bilinen yumuşak düşünce ilkesiyle “liberal ekonomi/ serbest piyasa ekonomisi” olarak değiştirilmiş ve insanlardan bilinen sömürücü yüzünü saklayarak modernize edilmiştir.

Günümüzde iş veren firmaların bir çoğu borsalarda kayıtlıdır. Onların amacı ise; işçisinin emeği üzerinden ortaklarına her Yıl daha fazla kar payı verebilmektir. Çünkü; firmaların yönetim başkanlarının kaderi de, ortakların seçimine bağlıdır. Demektir ki; iş verenler, işçileri için duymak zorunda oldukları sosyal sorumluluk düşüncesinden uzaklaşmışlardır. İşte kapitalizm düşüncenin kara yüzü de budur.

Yumuşak görünen karakteriyle tehlikesini saklamasını çok iyi bilen bu düşünce tarzı, yıllardan beri tartışmaya açılmış olsa da, kolayca değişeceğe de benzemiyor. Yumuşak düşüncenin kökünde “hakkına” razı gelmek kültürüne yer  olmadığı için, güçlünün mazlumu talan ve sömürüsü kaçınılmazdır.

Bu düşünce tarzı, güçlünün güçsüzü yumuşakça esir almasıdır. Yumuşakça teslim olmayanları ise, zoraki teslimiyete zorlamaktır ve adını da demokrasi ihracatı koymuşlar.

Bunun en bariz misallerini Afganistan, Irak ve Arap baharı maskesiyle halkların ayaklanmasının nasıl organize edildiği belleklerimize yer etti.

Ülkemizde ise, her gün yaşadığımız ve son olarak Soma faciasının arkasından ortaya çıkan iş güvenliğinin ne kadar ihmal edildiğini; sanki felaketi davet edercesine iş ve İnsan güvenliğinin ne kadar ilkel bir durumda olduğunu maalesef gördük ve yaşadık.

Sermaye pazarında ise, uzakların yakın olduğu Globalleşme prosedüründe yumuşak düşüncenin emekçiye verdiği sus payı olan günlük yevmiyesi, insan onuruna yakışmayan asgari ücretle ölçülmektedir. Sesini çıkarmak isteyene karşı kullanılan silah ise, yumuşak düşüncenin oluşturduğu sosyal düşünce sorumluluğunu devre dışı bırakan; “istersen çalış” cevabıdır.

Bu “yumuşak” düşünce türünün tehlikesi ise; düşünenleri düşünmeye ihtiyacı olmadığını onlara kabul ettiren/ettirmek isteyen, tahammülü kısıtlı olan, „yumuşak dogma“ düşüncedir. Bu düşünce tarzı, bu gün dünyada geçerliliğini hala korumakta olan yumuşak ve gülerek ısıran düşüncedir. Öteki düşünme şekillerinden daha da tehlikelidir. Çünkü; içerisinde yalan ile yanlışı ayırabilmenin zor olduğu bir düşünce şeklidir.

Riyakar yönetimlerde görev alan, etek öpenlerin, sendikaların pes ettiği, basının susturulduğu, Üniversitelerin konuşmadığı bir dünyada, yumuşak düşünce ile yaşamak zor olduğu düşünülse de; başka bir yol olmadığı için katlanmaktan başka da bir çare görülmüyor gibi olsa da, çözümü olmayan bir durum da değildir!

DÖRDÜNCÜ YOL

1960 lı yıllarda Federal Almanya Şansölyesi Ludwig Erhard’ın ortaya attığı “Sosyal Pazar ekonomisi”( Social Market Economy / Soziale Marktwirtschaft) olmasaydı, Almanya adaletli kalkınmaya ulaşamaz ve refahın zirvesini de yakalayamazdı.

Bundan 50 Yıl önce dördüncü yolu çizen ve pratikte uygulamasını da başarıyla zirveye taşıyan; aynı zamanda bir ekonomist ama, kapitalist olmayan Ludwig Erhard, günümüzün sorunlarını görür gibiydi. Yaşa ve yaşat düşüncesi onun rehberi olmuştu.

Ne yazık ki; bu dördüncü yol olarak benim de hayal ettiğim “Sosyal-Pazar ekonomisi” devre dışı bırakılmıştır.

Devre dışı bırakılan bu dördüncü yol; yeniden yaşama geçirilmelidir!

 

Mehmet Nuri Sunguroğlu

19.05.2014

 

CUMHURİYET BAYRAMINI OLİMPİYAT ŞENLİĞİ SANANLAR VAR!

Yazan: Mehmet SUNGUR

İnsan bazen okuduklarına inanmak istemiyor.

Bu günlerde ülkemizin her kesiminde olmak üzere bir tartışma var ki; okuması güç, dinlemesi kahredici.

Cumhuriyet bayramı; nasıl, nerede ve hangi prosedür ile kutlansın? Ya da kutlanmasın!

Kırk yıl düşünse insanın aklına gelmeyecek olan bu tartışmalar, olsa olsa bizim ülkemizde olur. Çünkü biz hala „Sultanlık“ idaresinin arkasından ağlayan bir toplum olmaktan kurtulmuş değiliz.

Biz hala Cumhuriyet ve demokrasi nedir, ne için vardır; onu da anlamışa benzemiyoruz.

Üstelik bizim Cumhuriyetimiz nasıl kurulmuş olduğunu, bilenlerin de inkara kalkması insanı fena zorluyor.

Hangi enkazın altından kurtulan bir milletin iradesi ve idaresi olmuştur bu cumhuriyet?

Bir milletin onurunu ve namusunu kurtarmak için cephelerde; aç, susuz, potin siz  çarıksız, gömleksiz ve topsuz tüfeksiz hayatlarını ortaya koyan şehitlerimizin kanıyla yazılan bu cumhuriyet ve onun kutlamaları: Olimpiyat şenliği değildir efendiler!

Hiç bir ideolojinin vesayetinde olmaya da tahammül edemeyecek kadar hür ve özgürdür bizim cumhuriyetimiz.

Türkiye cumhuriyeti; başka cumhuriyetlere benzemez.

İdeolojiye dayalı olarak kurulmamıştır.

İç savaşların neticesi değildir.

Yok olan bir milletin yeniden dirilişinin kurduğu bir cumhuriyettir.

Amerika, Fransa, İtalya, hele de Rusya cumhuriyetlerine hiç benzemeyen bir cumhuriyettir.

Özünü millet iradesinden almış, ruhunda demokrasiyi beslemiş bir Atatürk cumhuriyetidir.

Atatürk; cumhuriyet idaresini, yalnızca hükümdarlık ve veraset yöntemlerinin reddi olarak anlamamış; aynı zamanda demokrasi kavramı ile birlikte düşünmüş; demokratik bir cumhuriyetçilik anlayışını benimsemiştir.

Türkiye cumhuriyeti; devlet iktidarının ve yönetiminin; kişilerin, ailelerin, grupların tekeline bırakılmamasını; vatandaşların yönetime etkin bir biçimde katılmasının sağlanmasını amaçlayan anlayışa dayalı olan halkın cumhuriyetidir.

Peki, durum bu ise; biz neyi tartışıyoruz?

Cumhuriyetini kutlamak isteyen halk, onu istediği yerde ve istediği gibi kutlamaya hak sahibidir!

Ne demişti Atatürk Sakarya savaşında? “hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. o satıh, bütün vatandır.” 

Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları cumhuriyeti kurarken: Atatürk’ün verdiği hedefe nasıl ki inanarak yürümüş-türler, bu günde o zaman ki gibi; bu inançla kazanılmış olan ülkemizin cumhuriyet bayramının da; halk tarafından; “hatt-ı kutlaması yoktur, sath-ı kutlaması vardır. o satıh, bütün vatandır.” … ve onun her karış toprağıdır! 

Bunu anlamak bu kadar zor mudur?

Yoksa mesele cumhuriyet değil de; onu kuranlara karşı alınan unutturma sevdası-mıdır?

Eğer öyle ise; yanılma payı çok fazladır…!

Ülkemizde ve tüm dünyada:

Türkiye Cumhuriyeti denildiğinde; akıllara gelen isim: Mustafa Kemal Atatürktür! Bazıları korktuğundan olsa bile(?)

Unutanlar varsa, hatırlatalım efendiler!

Cumhuriyet bayramınız kutlu olsun!

Mehmet Sungur

BAYRAMLARIMIZI HÜZNE ÇEVİRMEYELİM!

Bir bayram daha var önümüzde; sevinç gözyaşlarımız hüzünlere dönmesin!…
Saymadım…. ne kadar “kurban” verdiğimizi geçen bayramda. İlk günün haberleri yeterliydi tahmin yürütmek için.
Fazlaydı… çok fazlaydı verdiklerimiz. Bir insan dahi olsa yinede fazladır diyorum!…
Cahil ve şımarık; ehliyetlerini nereden ve nasıl aldıklarını bilmek ve anlamakta zorluk çektiğimiz sürücülerimizin oluşturduğu “kurbanlardı” o, sayısız trafik kurbanları.
Gördüm çılgını olan bir kitlenin, kesimin uğruna verdiğimiz “kurbanlardı”…
Arkada bıraktığımız yetim Çocuklar, gözü yaşlı Anne ve Babalar; henüz duvağı leke almamış gelinler… ve daha birçok iz bırakabilecek arzu edilmeyen etkenler.
Nedir bu acelecilik, bu heyecan, bu Şovenvari tutkumuz ?. Nedir bu saygısız ve sorumsuzca sergilediğimiz insanlık dramı ?
Nedir bu…? ..kimselere karşı kendisini sorumlu hissetmeyen tavır ahlakımız ?
Allah aşkına!…, ne zaman düşünmek ve düşünerek hareket etmek duygularımız yeşerecek ? .. ne zaman?!!!
Karayollarımız belirli bir Limitle donatılmış. Hız limiti konulmuş, uygulanması için sanki bizlere yalvarırcasına levhalar konulmuş… ama yok; onlar bizi ilgilendirmiyor, biz bildiğimizi yapmakta yarış ediyoruz.
Yahu… hiçmi düşünmüyoruz ; bu levhalar neden konmuş?!!!
Korkarımki ; birçok ehliyet sahipleri o levhaların bir çoğunun ne “konuştuğunu” anlamakta zorluk çekmektedir.
Bu konulan levhalar, bizim güvenliğimiz için milyarlar harcanarak donatılmış olan yollarımızın konulan levhaların anlattığı kuralları hiçe saymak şımarıklılığını nereden alıyoruz?… bu nasıl cürettir?
Ülkemizde üretilen Araçların ve yollarımıza konulan bu hız limitlerinden fazlasını taşıyamazlar olduğunu neden anlamak istemiyoruz ? Kullandığımız aracın güvenlik derecesini, duyarlılığını, reaksiyon tavrını neden bilmiyormuyuz!
Bilmiyorsak birşeyleri yalnış ve sorumsuzca yapıyoruz demektir !.
Sükseli ve göz alıcı Aksesuarlar aracımızın teknik güvencesinin ölçüsü olmadığını anlamıyoruz veya bilmiyoruz.
Konulan kuralları çiğneyerek, onları hiçe sayarak, bilmediğimizi öğrenmek yerine.. herkes kendi kurallarını kendisi yaparsa (?) o zaman bir Trafik anarşisiyle karşı karşıya kalmazmıyız?!!!

Hanımlar; Beyler !

Özgür ve Hür olmanın bir bedeli vardır !
Hem öyle sanıldığı kadarda pahalı değildir !
Beklediğiniz saygıyı başkalarınada göstermektir bu “bedel”.
Medeni olmaktır bu “bedel”.
Kültürlü olmaktır bu “bedel”.
İnsan sevgisidir, insanı sevmektir bu “bedel”.
Şımarık ve Şovenvari olmamaktır bu “bedel”.
Kısa ve öz ; İnsan olmaktır bu “bedel”.
Bu bedeller fazlamı? Ödenmesi illa da hayatımıza mı mal olmalıdır! Fazla bir şey istenmiyor bizden ! herkesin ödeyebileceği, ödemesi zorunlu olan bedeller! Hemde İnsanlığın emrettiği bedeller bunlar.

Eğer biz bu bedelleri Çocuklarımıza doğduklarından hemen sonra ödetirsek.. zaten bunların bir bedel değil, bir ana etken olduğunu öğrenirler ve o zaman bugünkü ödemek zorunda kaldığımız bedelleri onlar ödemek zorunda kalmazlar !

İşte… !

Özgür ve Hür olmanın bedeli Çocuklarımıza vereceğimiz eğitimle başlıyor. Onların doğduklarında bir oyuncak bebek değilde… ailenin bir tam üyesi olduklarını anlamalıyız. Onları hayata hazırlamak sorumluluğunu bizden kimse alamaz olduğunun bilincini oluşturmalıyız. Onlara sınır koyup sorumluluk vermeliyiz.Çocuklarımızın kişiliklerine saygı ve sevgi duyarsak; onlarda topluma saygı ve sevgiyi öğrenirler.

Ancak, koyduğumuz yasakları neden koyduğumuzu mutlaka anlatmalıyız ! Yoksa bu günkü düşünce ve Ailede verdiğimiz terbiye ve eğitimle daha çok bedeller öderiz. ….çok yazık … içim sızlıyor ! İçim sızlıyor ; bazı gördüm delisi olanlar „Özgür ve Hür“ olmayı yalnış anlıyorlar. Onlarında sınırlı ve sorumlu olduğunu anlamak istemiyorlar. Özgür olmak sorumluluk ister; olmazsa olmazlardandır.

Önümüzdeki Ramazan bayramı kanlı bayram olmasın dileğiyle….

Kalın Sağlıcakla, herşey gönlünüzce olsun !

Mehmet Sungur

13.08.2012

Ümitler bize en son veda edenlerdir…….

SOSYAL DEVLET KAVRAMI VE BİREYSEL GÖREVLER

Latince de „socius“ olarak geçen kelime, Türkçe’mize „Sosyal“ olarak yerleşmiştir.

Türkçe’mizde yeni olmayan; ancak son zamanlarda sürekli gündemde olan bu kelimenin özüne baktığımızda şu terimlerle bağdaştıklarını görürüz. Toplumda birlik, beraberlik, karşılıklı yardımlaşma, dayanışma, kimseyi yolda bırakmama. Bireylerin toplumdan beklediğini, yine şartları doğrultusunda topluma verebilmek çabasıdır.

Sosyal devlet kavramı ise; bu kavramların birleşiminin başında gelen ve kanunlarca düzenlenmiş olan bir yönetim sistemidir.

Anayasal haklarla belirlenmiş olan hakların başında gelen ilk unsurlar ise, toplumdaki eşitliğin, her alanda yaygın olarak bireylere insan onuruna yakışan bir şekilde yansımasıdır. Bu yazının devamını oku

%d blogcu bunu beğendi: