EYLEM: Koru ki, Doğa Dengesini Bulsun.

Büyükçekmece Sokak Hayvanlarını Koruma ve Sevenler Derneği

Gönlümüz sokaklarda yaşamaya çalışan tüm dilsiz canların dili olmak, çare olmak, dost olmak ve korumak. Doğayı içindekilerle beraber koru ki sende yaşayasın. Onu yok ettiğin müddetçe sende sonunu hazırlamaktasın.

2.2.2020 Pazar günü Bağımsız Aktivistler Platformunun İstanbul Büyükşehir Belediyesi önünde düzenlediği ‘DEV’ eylemine katıldım.

Yaklaşık 2003 yılından bu yana sokak hayvanlarıyla ilgilenmekteyim. Hayvan sevgisinin doğuştan mı yoksa aileden mi geldiğini tam kestirememekle birlikte şunu çok iyi hatırlıyorum. Çocukluğumda annem ve babam kardeşimle birlikte her hafta sonu Gülhane Parkına hayvanları görmeye götürürdü. Bu sebeple midir bilmem her cins hayvanı tanımaya ve sevmeye çalışırım.

Şimdi gelelim asıl konumuza. 2008 yılında Facebook’a üye oluşumun iki asıl amacı çoğumuz gibi okul arkadaşlarımızı bulmak , diğeri ise sokak hayvanlarını koruma ve geliştirmek idi. İlerleyen zamanda sosyal medya mecrasını çeşitli insani yardım faaliyetlerinde de kullanmaya başladım ve bunda başarılı olduğuma da inanıyorum. Hiçbir şeyin tek başına yeterli olmadığı dünyamızda imece usulünün bu tür ‘iyilik hareketleri’ bağlamında önemli olduğunu düşünmekteyim. Atalarımızın “bir elin nesi var, iki elin sesi var” deyişine kesinlikle katılıyorum.

Lakin içimizdeki egoya dur diyemediğimiz için ‘ben’ duygusu ön planda hareket ediyor ve konunun özünden uzaklaşıyoruz.

Pazar günkü eylemi düzenleyen platformu tanımıyordum. Tanımam da gerekmiyordu. Eğer ki maksadımız sokaktaki hayvanların sesi olup, onların yaşamalarını zorlaştıran unsurların ortadan kalkması, iyileştirilmesi ve daha pek çok konu ise sesimizi hep birlikte duyurmalıydık.

Oysa Türkiye’de “Hayvanları Koruma ve Yaşatma Partisi”  kurarak seçime girecek olsam ülkemin yarısının oyunu alacak bir çoğunluğa sahibiz. Hal böyle iken doğadaki –kaldıysa tabi- canların sesi olup tecavüzcüleri, zehirleyenleri, arabayla üstünden geçenlerin, çocukluğunda cinsel istismara uğradığı için hıncını savunmasız hayvanlardan alan psikopatların, uyuşturucu bağımlıların ve daha nicelerinin saldırısını haykırmak internet üzerinde klavye liderliği yapmak çok kolaydır. Er meydanına çıkıp gücümüzü birleştirmek ise ast olandır.

Uzun zamandır gerek bireysel, gerekse sivil toplum kuruluşlarıyla can siperhane hayvanların zarar görmeden yaşamalarına olanak tanımak için var gücüyle mücadele eden hayvanseverler maddi ve manevi güçlükler yaşamaktadır. Yıllardır çıkmasını beklediğimiz ‘Hayvanları Koruma Kanunu’nun taslağı  meclis raflarında bekletilmektir.

Ankara Batıkent’te bir hakimin hayvan katillerine verdiği 10’ar yıl hapis cezası sevincimizi ve ümidimizi artırırken, ardından gelen başka bir mahkemenin kararı bozması ise yeniden bizi karanlığa düşürmüştür. Oysa bu habere sevinenler önce hayvanlara sonrasında ise savunmasız çocuklarımıza tecavüz etmeye kalkışanlar olacaktır. Şiddetin her türlüsünü, evvela derdini anlatamayan hayvanlar çekmektedir. Bu tür ‘katillerin’ yaptıkları yanlarına kaldığı müddetçe toplumda huzur ve refaha erişmek mümkün olmayacaktır.

İnsanlar hukukun adaleti terazide eşitlemediğini gördükçe, kendilerince önlem ve ceza verme yöntemini seçmek zorunda kalıyorlar. Hal böyle iken ortada ne ‘Adalet’ kalıyor, ne de ‘Huzur’..

Dünyamızın sonlarına yaklaşırken yabani hayata dönme çabalarını artıran, ilkel koşullarda beynini çalıştıran zavallılar güruhuna artık ‘DUR’ demenin vakti geldi de, geçiyor.. Yaşadığımız, aynı havayı soluduğumuz bu gök kubbenin altında daha yaşanılır ve mutlu kalabilmemizin yolu insanlığın birbirine hoşgörü, sağduyu, sabır, akıl ve sevgiden geçmektedir.

YARADILANI SEVERİM, YARADAN’DAN ÖTÜRÜ..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

2018-2019 Eğitim ve Öğretim Yılında Öğrenci ve Öğretmenlerimize Başarılar ve Kolaylıklar Dilerim.

“Kim demiş ki çocuk bir küçük şeydir

Bir çocuk belki en büyük şeydir.”

Abdülhak Hamit

17 Eylül 2018

Okul çağındaki çocuklarımız ve gençlerimiz için ilimle yoğrulan çok tatlı bir mücadele daha başlıyor. Eğitim, bireyi geleceğe en iyi, en doğru, en güzele ve zirveye hazırlamak demektir. Her çağın kendine has kültür ve eğitim süreci olduğunu bilerek, okul çağındaki çocuk ve gençlerimize kendi geçmişimizden örnekle değil onların yerine geçerek empatiyle yaklaşmamız ve anlamaya çalışmamız gerekmektedir. Elbette ki deneyim ve bilgilerimizi onların en doğru şekilde faydalanabileceği biçimde, psikolojik durumlarını da gözeterek aktarmalıyız.

Aileyi güzelleştiren, anlamlandıran varlıktır çocuk. Bir insanın hayatının şekillenmesinde, mutlu ve sağlam bir yapıda ilerlemesinin en önemli faktörü ise bence ailenin gösterdiği ‘SEVGİ’dir.  Severek baktığımız her şey güzelleşir, güzelleşen her şey ise çevremize ışık ve umut verir.

Çocuk ve gençlerimize, kendi istek ve egolarımızı tatmin etmek adına kariyer hedefi planlamamalıyız. Onlar kendine has kişilik ve özellikleriyle hayata tutunmalı ve keşfedilecek yanlarını açığa çıkarmaya yardımcı olmalıyız. Her çocuğun bilgin, filozof, doktor, mühendis, mimar yada sanatçı olmak zorunluluğu yoktur. Gönül ister ki kendi yapamadıklarımızı, hayallerimizi çocuklarımız gerçekleştirsin. Unutmayalım ki onların sevgi ve mutluluğa inançları sağlam olursa, başarıda arkasından gelecektir.

Zorlu vede bir o kadar heyecanlı başlayacak yeni eğitim-öğretim yılında en büyük görev mutlaka ki öğretmenlerimize düşmektedir. Bilgi hazinelerini çocuklarımıza aktararak onların geleceğini şekillendirmede en önemli ve model kişidir öğretmen. Sabır ve şefkatle yaklaşılacak her durum dünyanın zirvesine başarılı aday çıkartmak olacaktır. Bu bağlamda öğretmenlerimize kolaylıklar diliyorum. Zira anne ve babamızdan sonradır hayatımızda özel bir yere sahip olan emektar bilgi hazinelerimiz.

R.W.Emerson’un (1803-1882) dediği gibi ‘Terbiyenin sırrı, çocuğa saygı ile başlar’.

Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Baş Öğretmenimiz Mustafa Kemal ATATÜRK’ün şu sözü ile günün anlamına binaen yazımı bitirmek istiyorum.

“Terbiyedik ki bir milleti hür müstakil, şanlı, ali bir heyet-i içtimaiye halinde yaşatır veya bir milleti esaret ve sefalete terk eder.

En derin kalbi duygularımla..

 

kitaplığım 2018 (1).jpg

Ayşegül Karayel’in kitaplığından küçük bir kesit..

Hatırlatmasanız olmaz dı zaten :)

26 ekim 2016 (6).jpgMerhaba güzel insanlarım,
Beni, bu gece bu bloğu yazmama iten nüfus cüzdanımın her yıl aynı tarihteki revizyonudur. Bu satırlara başlamadan evvel giriş yapmakta zorlandım. Uzun bir ara vermek insanı paslandırıyormuş meğer.

Sonra birden kendime bu tutukluğu atmam için , aklındam geçenleri her zaman olduğu gibi yansıtmaktır dedim ve başladım.

26 ve 29 Ekim tarihleri benim doğum günümdür. İnsan iki kez doğar mı diyeceksiniz. Şöyle ki, hastaneden çıkacağım gün hemşireler bana Cumhuriyet çocuğu demişler. Annemle babamda ben kimliğimdeki tarihi fark edene kadar, ki, bu uzun bir süre almıştı 🙂 liseyi bitirene kadar Cumhuriyet Bayramıyla birlikte kutlamışızdır.

Saat 00.01 gösterdiği andan itibaren gerek telefon ile gerekse sosyal paylaşım sayfalarından doğum günümü kutlama cesaretini gösteren pek sevgili dostlarımı yürekten tebrik ediyor ve kucaklıyorum.

İnsan yaş aldıkça böyle günlerde daha çocukça ve duygusal oluyormuş meğer bunu da anladım.

Benim çenem düşerse uykusuzluk çekmekte olanın uykusu gelir. O bakımdan lafı kısa tutacağım. Bana 2016’nın 26 Ekim’inde her yıl yaşattığınız bu duygu ve heyecan için sizlere en kalbi sevgilerimi iletiyorum.

Rabbim beni, siz sevenlerimi ve de sevdiklerimi, iyi ve kötü her anımızı paylaşabileceğimiz kadim beraberliklere nasip eylesin.

Bu vesileyle 29 Ekim Cumhuriyet Bayramımızı da kutluyor, üstünde yaşadığımız bu toprakları bize vatan yapan atalarımızı, şehitlerimizi rahmet, gazilerimizi minnetle yad ediyorum.

26 ekim 2016 (1).jpg

26 ekim 2016 (4).jpg

Ortaya karışıK..’nice bayramlara’

Hoşgörünün , tevazünün, merhametin hakim olduğu bir mukaddes ayı da buruk bir halde nihayetlendirdik. Ramazan Bayramına sayılı günler kala herkeste tatlı telaş ve koşuşturmalar başladı.

On bir ayın sultanını en iyi şekilde dua ve ibadetlerle, oruçlarımızla ihya etmeye çalışan biz kullarını Yüce Yaradan elbet karşılıksız bırakmayacaktır inşallah. O, sınırsız rahmet ve merhametiyle bizi karşılıksız seven yegane varlıktır.  Sığınılacak, yardım dileyeceğimiz ve kabul edecek tek merci O’dur.iftar.jpg

Uzun zamandır pek çok kişiden ‘neden yazmıyorsun’ sitemine karşılık her zeminde vurguladığım bir cümleyi burada da paylaşmak isterim.

‘Soğudum, yıldım’ daha da açarsak;  eleştirinin dozunu ayarlayamayan, siyasetin kokuşmuş hallerinin insanların her hücresine teneffüs etmesi ve pervasızca etrafa saçmaları dahi bulaştırmalarıydı beni yazmaktan alı koyan.

Şimdi bu cümleme de takılacak olanlar olacak çok iyi biliyorum. Herkesin öz eleştiride bulunmasını istiyorum.

Ülkemde ve dünyanın çeşitli yerlerinde yaşanan terör katliamlarını lanetliyorum. Yitirdiğimiz tüm terör şehitlerine Yüce ALLAH’tan rahmet ve merhamet diliyor, kederli yakınlarına ise sabırlar temenni ediyorum.

Günlerdir yaşanan terör saldırılarında hayatını kaybedenler için anma törenleri düzenlenirken, kimileride çeşitli nedenlerle ‘evlenme, doğum günü vs..’ gibi buna benzer kutlamalar tertiplemektedirler. İşte bu noktada internette dolaşırken rastladığım kimi  yazılara yada haberlere göz atıyorum da, ‘bazıları’ birilerine hava atmak adına kutlama yapanları yerden yere vurmakta, insanları baskı altında tutmaya çalışmaktadırlar.

Hani sanki kendi düğünü yada partisi olsa erteleyecekte. Erteleyenler için lafım yok.  Geçenlerde tanıdığım biri kendini yerden yere vuruyor, ağlıyor sızlıyor, şöyle eylem yapalım böyle kampanya başlatalım derken bir baktım ki bir eğlenceden diğerine. Ee nerde kaldı senin o hassas ateşli ruhun ey duyarlı vatandaş.

Kaldı ki, kimileri gülerken ağlıyordur, bilemeyiz.

Mark Zuckerberg Facebook’u kurmasaydı psikiyatri kliniklerinde duygu patlaması yaşanırdı. Gerçi şu anki durum da pek farklı değil, bir farkla derdimizi uzman yerine sosyal paylaşım sitelerine anlatıyoruz. O da bizi ya delirtiyor, yada içine dönükleştiriyor.

Şimdi, son zamanların, insanları kendi içlerine döndüren vicdan envanteri yapmasına vede dengesiz ruh hallerine girmelerine neden olan hallerin sebebine girmeden size şahsen yaşadığım bir anımı anlatmak istiyorum mukayese yapmanız adına..

11 Eylül 2002 yılında kanserden kaybettiğim babamın acısı yüreğimi dağlamıştı. Bir ay sonra amcamın kızının düğünü vardı ve bizden tarihi alınmış düğün için izin istediler. Hiç istemesem vede sinirlensem de yapacak bir şey yoktu. Ondan daha kötüsü de bu düğüne katılmaktı. Babamda öyle isterdi. Ve ağlaya ağlaya düğüne iştirak ettik. Ağlamakla gülmek kardeştir diye boşuna söylememiş atalarımız.

Her ölümün ardından yaşam devam etmek zorunda elbet. Bizler, onlar ahiret alemine göçmüş olsalar dahi yad ettiğimiz müddetçe yaşayacaktırlar. Güleceğiz, eğleneceğiz ,yemek yiyeceğiz, içeceğiz,  tabiki abartmadan ve yerine göre  ama sevdiklerimizi kalbimizde sonsuza dek yaşatacağız.

Zamanı belli olmayan bu yaşamdan bizlerde bir gün gideceğiz. İki gün sonra yüzüne bakacağın yada tanımadığın biri dahi olsa eleştirilerimizi evrenin hakimi değilmişiz gibi yapmalı, kalp kırmamalıyız. Yalan yanlış provokasyonlara uymayalım. Gördüklerinizi iyi analiz etmeden yorum vede eleştiri yapmayalım.

Adaletin hüküm sürdüğü, sevginin egemen olduğu , çocukların umutla baktığı bir geceleğe, kötülüklerin ebediyen yok olacağı yarınlara kavuşmak dileğiyle ve birliğiyle sizleri sevgiyle kucaklıyorum.

U(MUTLU)YARINLARA

barış güverciniHer geçen yıl bir iz bırakır arkasında
Gönüllerden silinmeyen izler
Mutluluklar, umutlar
Acılar, burukluklar
Bazen sevinç, bazen hüzün
Yanağımızdan dökülen
Iki damla tomurcuklar
İleriye…öne doğru; eğilmeden!
Umutlarımızı umutsuzluğa
Sevgimizi hicrana
Dostluğumuzu hüsrana
Döndürmeden
Mesafe olmasın alnımızla
Göğsümüzün arasında.
Dik tutalım başımızı
Diklenmeden
Eğilelim
Eğilmeden
Gülelim
Bazen zor olsa bile
Umutlarımızı Kaybetmeden

Mehmet Nuri Sungur / 31.12.2011

“iyilik ettiğin kişinin şerrinden sakın”

erkn,zhr, fotoları (19) - KopyaÇok sevdiğim kıymetli din alimi Prof.Dr. Nihat Hatipoğlu’nun, hayatımızın her anında aklımızda tutmamız ve uygulamamız  gereken öğütlerini sizlerle yorumsuz paylaşmak istedim. 

“İyilik ettiğinin kötülüğünden korun.” Hadisin metni böyle. Başka bir versiyonunda ise şöyle bir ilave var: “Düşük karakterli birine iyilik ettiğinde kötülüğünden sakın.” Hadisteki bu ilave aydınlatıcı. Düşük karakterli (hadiste “Leim” diye geçer) birine iyilik ettiğinde sana ihanetle karşılık verebilir. Karakteri düşük olduğu için senden iyiliğinin devamını ister. Yardımı azalttığında ise, sana çullanır. Seni esir almak ister. Çünkü o karşılıksız, yorulmadan kazanmaya alışmıştır. Seni sömürecek bir imkân olarak bilmiştir. Sen ise, “yeter seni sırtımda taşıdım” dediğinde halkın deyimiyle “dellenir”, muvazeneyi, ölçüyü kaybeder. Sen artık onun için eşeddül-Hisam, yani en şiddetli rakipsin, düşmansın. Hz. Ali‘yi Kufe camiinde arkadan vuran katili huzuruna getirildiğinde Hz. Ali adamı tanır ve ilk sözü şu olur: “Talema ehsentu ileyke”: (Sana ne kadar da çok iyilik etmiştim.) Hz. Ali ölümcül darbeyi sürekli iyilik ettiği, geçimini üstlendiği bir tetikçiden almıştı. Körü körüne ‘Harici’ anlayışına bağlı sapkın bir mezhep mensubundan… Peki o zaman kimseye yardım etmeyecek miyiz? Her yardım ettiğimizden ihanet mi bekleyeceğiz. Elbette bu sözün özü bu değil. Doğru adama, yardıma değecek adama iyilik edeceksin. Düşük ruhluyu ise kontrolde tutacaksın. Ve iyilik ettiğinden hiçbir zaman dünyevi bir karşılık beklemeyeceksin. Allah için, sırf O’nun rızası için iyilik edeceksin. Sonra da “sen sağ, ben selamet” diyeceksin. Bazen selametin -uzletin- insanlardan uzaklaşmakta olduğunu bileceksin. Hayat kurgunu, “iyilik et karşılığını bekle” üzerine kurarsan yanılırsın. Derdin Allah olsun, beklentin de O olsun. O zaman üzülmezsin.

Peygamberimiz’in (s.a.v.) şu hadisini hayatımıza rehber edinseydik hiçbir zaman hayal kırıklığına uğramazdık. Hacmi hayatın kendisi kadar geniş ve kapsamlı.

Şöyle buyuruyor: “Sevdiğini ölçülü sev, günün birinde nefret ettiğin birine dönüşebilir. Nefret ettiğinden de ölçülü nefret et. Günün birinde sevdiğin birine dönüşebilir.

Birini sevdik mi, tam teslim oluyoruz. Sırrımızı açıyoruz. Özelimize davet ediyoruz. perdeleri sıyırıyoruz. İçimizi açıyoruz. Her şeyimizi aktarıyoruz. Bilmediği hiçbir gizlimiz kalmıyor. Günün birinde ise herhangi bir sebeple, bir menfaat gereği karşımıza geçtiğinde ise bizi mahremimizle, özelimizle, sırrımızla vuruyor. Ve biz de elimiz kolumuz bağlı kalıyoruz. Belki bu arkadan vuran, sinsice yaklaşan eski sevdiğimizin, dostumuzun darbesinden ötürü derin bir şekilde sarsılıyoruz. O zaman seveceksen de teslim olmayacaksın. Mutlaka bir mesafe koyacaksın. İnsanoğlunun Rabbine bile nankörlük ettiğini unutmayacaksın ki, günün birinde sana nankörlük ettiğinde boşluğa düşmeyesin. Bunun adı elbette güvensizlik değil, sınırlarını belirlemektir. Birinden nefret ettiğimizde de ölçüsüz nefret ediyoruz. Duvarları yıkıyoruz. Gönlümüzü soğutuyoruz. Dilimizi keskinleştiriyoruz. Sadece sarsılsın değil, yok olsun istiyoruz. Yıkılsın istiyoruz. Hiçbir bağ bırakmıyoruz. Günün birinde yolların kesişebileceğini düşünmüyoruz. Ve birbirimizin yüzüne bakacak mecal de bırakmıyoruz. Güvendiğine, sonsuz bir güvenle teslim olsan, karşındaki seni sürekli kontrolü altında tutmak ister. Ne oluyoruz, dediğinde ise üstüne çullanır. Yarın üzülmemek için dikkat etmen lazım. Belki de çevreni, dostlarını, güvendiklerini iyi seçmen lazım. Belki zaman zaman, hazır olmadıkları bir anda onları denemen lazım. Dikkat ediniz, size en büyük zararı en yakınınızda olanlar veriyor. Çünkü yakınınızda olanlar sizin zafiyetlerinizi çok daha iyi bilirler.”

Her daim ölçülü olmamız temennisiyle…

 

Şişkin Egolar..

“Aile, kişinin sadece kendisi olduğu için sevildiği yer değil miydi?” diye soruyor Kemal Sayar.narsisizm

Yoksa aile , tüm mahremiyetimizle yaşadığımız, paylaştığımız kutsal bir mekan olmaktan çıkıyor mu?

Bir gün facebook’ta arkadaşımın duvarında yapılan paylaşımları okuyordum ki gözüme çarpan ve de çok doğru bulduğum bir yorum takıldı. “O çocuklar da bizim onlara sahip çıkmalıyız, sevgi, şefkat göstermeliyiz” diyordu yorumcu, diğeri de “ öncelikle kendi çocuklarımıza ihtiyacı olan sevgiyi ve ilgiyi vermeliyiz” diye ekliyordu.

Her fırsatta çevremdekilere dile getirdiğim acı bir konudur bu. Anne babanın evde yüzüne bile bakmaz, sorularına yanıt vermez iken , sokağa çıktığında gülücükler dağıtarak, ilgi (!) seline boğduğunu  çevreye kanıtlamak ister gibi davranması, ailenin birbirleriyle ne denli barışık olmadığının göstergesidir. Bu kutsal saydığımız yuvada bireyler birbirine ulaşılamayacak adacıklar meydana getiriyor yazık ki.. Bu yazının devamını oku

İçimizden sevmeyelim..

Bir insanın bu dünyada sahip olabileceği en değerli varlığı çocuğudur. Günümüzde çocuğumuza yapabileceğimiz en değerli yatırım, onlara iyi bir eğitim olanağı sağlamaktır. Geçmişte ebeveynler, çocuklarını çok sevdikleri için ileride sıkıntıya düştüklerinde işlerine yarasın diye evler, arsalar vs gayrimenkuller miras bırakıyorlardı.

Bu mirası korumak ve çoğaltmak çoğu için ne yazık ki mümkün olmayabiliyordu. Zira çocuklarımıza sağlayabileceğimiz en önemli miras ‘eğitim’ olmalıdır. İyi bir eğitim almış ve kendine güvenen çocukların, istediğini elde edebileceğine inanıyorum.

Yetişkin bireyler her zaman her koşulda çocuklara sevgi ve hoşgörüyle yaklaşmalıdır. Çocuklarımızdan beklenen; kendi kendine yeten, girişken, sorumluluk alan, soru soran ve araştıran, hakkını arayan, liderlik vasıflarına sahip, kendisi ve çevresi ile barışık bir birey  ve de yetebiliyorsa yardımda bulunabilecek olmasıdır.

Sevgimizi içimizde saklamayalım. Bazı anne ve babalar çocuklarına otoriteleri bozulacak endişesiyle sevgilerini göstermekten çekinirler. Oysa bir insanın her bakımdan zeki ve sağlıklı yetişmesinin en büyük rolü ve önemi ‘sevgi’dir.

İçimizden sevmek ya da şartlı sevmek diye bir tasarım yoktur. Sevgi karşılıksız verilmelidir. Yalnız, sevmek ve hoşgörülü olmak onların her yaptığını mazur görmemizi gerektirmez. Zira bu pek doğru bir davranış olmayacağı gibi olumsuz sonuçlarda ortaya çıkarabilmektedir.

Çocuklar, anne ve babalarını model alır, söylediklerinden çok yaptıklarıyla ilgilenirler. Kendi yapmadığımız davranışları onlara dayatmamız onlarda hırçınlık yaratacaktır.

Sevgisiz büyüyen çocuklarda her zaman güven eksikliği yaşanır. Eğer ki anne babalarınızdan bunu görmemiş iseniz, siz içinizdeki sevgiyi açığa çıkararak bunu büyütebilir ve mutlu olabilirsiniz.

Sağlıklı bireylerin yetişmesi için önce kendimizi eğitelim sonra çocuklarımızı..

Mutsuzluğun reçetesi: “SEVGİ”

Korku ve şiddete dayalı filmler toplumu mutsuzluğa ve güvensizliğe sürüklüyor. Geleceğinden endişe eden insanlar oluşuyor ve bu durum bazı siyasilerce işlerine yarayan bir durum haline geliyor.

Korku içinde olan toplumları yönetmek daha kolaydır. Çünkü onlara vereceğin en ufak bir hediye mutlu(!) olmalarını sa
ğlayacaktır.

Şiddete ve gerilime dayalı filmler zaten hazırda bekleyen depresyonu tetikler. Bu nedenle bazı insanlar da bilinç altına kayıtlı şiddet duyguları, olası en ufak bir sorun karşısında ortaya çıkmakta ve kendini göstermektedir.

Daha huzurlu ve mutlu yaşayabilmemiz için herkese düşen pek çok görevler var. Görsel basına burda çok iş düşüyor. “Sevgiye ve duyguya” dayalı etik konulu filmlerin çoğalması  ve izlenmesi sağlanmalıdır. Bu yazının devamını oku

Zafer ve Ramazan Bayramınız Kutlu ve Anlamlı Olsun.

mp profilAncak adı koyulmuş sayılı bir kaç günde hatırlanır olmuş yakınlarımız ve sevdiklerimiz. Onda da ya tatil planları yaparız yada bir çoğumuz çalışmak zorundadır.

Ben sevdiklerimi her an yüreğimde hissederek yaşıyor ve yaşatıyorum. Yanlarında olamadığımın da bunu bir kaç içten samimi sözle telafi etmeye, gönüllerini almaya vefa borcumu ödemeye gayret ediyorum.

Gözlerini kapıya dikmiş bir nefes bekleyen nice yaşlılarımız ve çocuklarımızı da unutmayalım yine. Onlara vereceğimiz en güzel hediye kalpten gelen sevgi ve içten bir sarılıştır.

İnsan olmanın ayrıcalığı akıllı olmak ve bunu insanlığın yararına kullanmaktır. Ancak akılsız insan çevresine sevgisiz ve şüpheyle bakar. Kötü niyetli  hesaplar her adımını ama piyangonun ona vuracağından habersiz eriyecek bal mumu kanatlarla havalanır yere çakılacağını düşünmeden.

Sayılı ömrümüzü zevk ve nefislerimiz uğrunda kötü emeller için heba etmeyelim. Görmüyor musunuz ki, ne kadar çırpınırsanız çırpının sonuç değişmeyecektir. Bunun en iyi kanıtı çevremizdeki örneklerdir. Onlara bakmak bile yeterlidir.

Tüm sevdiklerimin ve sevenlerimin Zafer ve Ramazan Bayramını tebrik ediyor, en kalbi vefalı duygularla selamlıyorum.

Bu sayfayı açıp gözü takılanların hayatında en az bu beyazlıkta yeni sayfalar açılmasını diliyorum.

Sevgiyle..

%d blogcu bunu beğendi: