Evvelim Sensin, Ahırım Sensin YA RAB.

Geçmişi Aratmayacak Hayırlı, Mutlu, Dolu Dizgin Yaşayacağımız 2017 Dileğiyle.

kanuni-sultan-suleyman-han_

KANUNİ MERSİYESİ  (I)

Ey ün arzusu, kötülenme korkusuyla dünya tuzağına düşmüş insan!

Bu kararsız dünya ile uğraşın ne güne dek sürecek?

O günü an ki son bulur ömrün ilkbaharı,

Lale renkli yüzü hazan yaprağına dönse gerek.

Sonunda içki kadehine bir taş dokunacak devran elinden,

Son yudum gibi senin de yerin toprak olacak demek.

İnsan odur ki kalbi saf olur ayna gibi,

İnsan isen göğsünden kaplan kini ne gerek?

O savaş aslanı padişahın başanı gelen yetmez mi?

İbretle bakan gözünde bu dalgınlık uykusu ne güne dek?

O saadet mülkünün baş süvarisine

Atını sürdüğü zaman dünya dar gelirdi pek.

Kılıcının suyuna Macar kafirleri baş eğdi

Palasının cevherine hayran kaldı Frenk.

Yüzünü yere koydu taze gül yaprağı gibi,

Dünya hazinedarı koynuna aldı onu bir elmas gibi..

                                                                                    BAKİ
KANUNİ MERSİYESİ

Ey pây-bend-i   dâmgeh-i kayd-ı  nâm ü nenk

Tâkey hevâ-yi meşgale-i dehr-i bidirenk

An ol günü ki ahir olup nevbahârı ömr

Berk-i hazana dönse gerek rû-yi lâle-renk

Âhir mekânın olsa gerek cür’a gibi hâk

Devran elinden irse gerek câm-ı ayşe senk

İnsan odur ki âyineveş kalbi saf ola

Sinende neyler âdem isen kine-i pelenk

İbret gözünde niceyedek gaflet uykusu

Yetmez mi sana vakıa-i Şâh-ı şir-cenk

Ol şehsüvar-ı mülk-i saadet ki rahşına

Cevlân deminde arsa-i âlem gelürdü tenk

Baş eğdi âb-ı tiğine küffar-ı Engerûs

Şemşiri gevherini pesent eyledi firenk

Yüz yire kodu lûtf ile gülberk-i ter gibi

Sandûka saldı hâzin-i devran güher gibi

BAKİ          

“biraz yağmur kimseyi incitmez”

“Muhakkak ki iyilikler, kötülükleri giderir.” (Hud: 114)

“A little rain never hurt no one “  (Tom Waits)kemal sayar

“ İyiler dünyanın gizli soylularıdır” diyor Kemal Sayar ve  “adalet, hakikat, güzellik ve iyilik için yazıyorum, anlamak için”, “devrimlerin fitilini soylu ruhlar ateşler, tarihi, buldukları dünyayı daha da güzelleştirmek isteyen iyimserler yazar” diye ekliyor kitabının önsözünde..

“ Gerçek hayat tamamıyla buluşmadan ibarettir. Buluşmak, karşılaşmak. İnsan ötekiyle karşılaşarak var olur. Ötekinin bakışıyla, ötekinin yüzünü bana çevirmesi, beni dinlemesiyle, ilişkiyle. Sadece ilişkiler vasıtasıyla kendimizi dünyaya ve başkalarına tamamen açarız. Olmamız gerektiğini düşündüğümüz kişi olmak arzusundan sıyrılarak, gerçekten olduğumuz kişi olmaya izin vererek, İncinmeyi göze alarak.

Kapıdan on altı yaşında bir genç kızın ruhu girdi. Bedeni bir hastalık nedeniyle durakalmış, on altı yaşındayken, üç yaşında bir çocuğun bedenine sığmıştı.  Usulca onun yanına, koltuğun kenarına çömeldim, gözlerimizi hizaladık ve tıpkı onun gibi fısıldayarak konuşmaya başladık. ‘Hiç doğmamış olmayı dilerdim…’ dedi. Ya Rabbi, bu nasıl bir çığlıktı böyle! Bu kadar narin bedenden , bir fısıltı halinde yükselen bu neşide, dünyaya bırakılmış bu güçlü manifesto nasıl yükseliyordu. Hıçkırarak ağlamamak için kendimi zor tutuyordum.

Bu yazının devamını oku

Ben niye yaşarım?

Nasreddin Hoca’nın hikayelerinden biridir, duymuşsunuzdur mutlaka. Bir arkadaşı, bir gün kendisine uğradığında  Hoca’yı koca bir sepet kırmızı biberin önünde otururken bulur. Bakar ki, gözleri kızarmış ve şişmiş ama biberleri yemekten bir türlü vazgeçmiyor. Sorar: Niye kendine eziyet ediyorsun Hoca?” Yeni bir biberi eline alıp ısıran Hoca, ‘Çünkü sepetin içinde tatlı biber arıyorum.’

Bende aynı durumdayım. Fazladan bir şey,  hayatı yaşanmaya değer kılacak bir şey istiyorum. Hiçbir ideoloji veya alternatif hayat tarzı bu ihtiyacımı karşılamıyordu.

Hayallerim ise her seferinde köşeyi dönünce belirecekmiş gibi duruyor ama hiçbir zaman görünmüyordu.

Uzun bir aradan sonra gayri ihtiyari şuursuz derinlere dalmıştım ki kendime şunu sorarken buldum. “Ben niye yaşıyorum? Ne yaparsam beni mutlu eder ve yaşamımı anlamlı kılar?”

Herkes kendince bir hayat çizgisine sahiptir. Çoğumuz bu çizgiyi çok erken yaşlarda, çoğumuz da ilerlemiş yaşında hissettiğinde çizer. Yaşadıklarımız bize referanstır.

Bu referansı doğru –iyi- kullanmak Hoca’nın tatlı biber arayışı gibidir. Acılar bizi pişirir. Bazılarımız ise hayatı boyunca hep tatlı biber yediğini sanarak arayışa bile girmez. Çünkü farkında olmak istemediği bir hayatı seçmiş ona fayda vermeyen acı biberleri yiyerek kendine zarar vermiştir.

Oysa hedefi, hayatının gayesini bulmak olsaydı acı biberlerin arasında tatlıyı bulmak kolaylaşacak ve beklide anlamlaşacaktı..

Bir yere ait olduğunu bilmek ve bilinmek güzel şeydir.  Derinlerdeki hakikate erişmeniz dileğiyle saf bir tebessüm..

ANNEME GENELEVDE ÇALIŞTIĞIMI SÖYLEMEYİN, O BENİ YAZAR SANIYOR.

Reklamcının en önemli işi sloganı yakalamaktır. Benim de mesleğim sayılır. O halde dikkatinizi çekmede başarılı olmuşum demektir.

 Yıllar önce mesleğimle ilgili araştırmalar yapar, konuyla ilgili kitaplar alırdım. Derken Jacques Seguela’nın bu meşhur kitabıyla karşılaştım. Tabii kitabın başlığını birazcık değiştirdim.

 İnsanın hayatı reklamlar gibidir aslında. Film ya da dizi izlerken sık sık  araya girer ya. İşte o duraklamalarda –molalarda- bazen yarım kalan işlerimizi tamamlamaya çalışırız. Kimimiz bulaşık yıkar, kimimiz ütü yapar, kimisi yemek yapar, kimimiz kitabına bakar (ne kadar anlayabilirse tabi), kimimiz namazını acele acele  kılmaya çalışır (bunu bende yapardım eskiden). 🙂 Bu yazının devamını oku

%d blogcu bunu beğendi: