Hatırlatmasanız olmaz dı zaten :)

26 ekim 2016 (6).jpgMerhaba güzel insanlarım,
Beni, bu gece bu bloğu yazmama iten nüfus cüzdanımın her yıl aynı tarihteki revizyonudur. Bu satırlara başlamadan evvel giriş yapmakta zorlandım. Uzun bir ara vermek insanı paslandırıyormuş meğer.

Sonra birden kendime bu tutukluğu atmam için , aklındam geçenleri her zaman olduğu gibi yansıtmaktır dedim ve başladım.

26 ve 29 Ekim tarihleri benim doğum günümdür. İnsan iki kez doğar mı diyeceksiniz. Şöyle ki, hastaneden çıkacağım gün hemşireler bana Cumhuriyet çocuğu demişler. Annemle babamda ben kimliğimdeki tarihi fark edene kadar, ki, bu uzun bir süre almıştı🙂 liseyi bitirene kadar Cumhuriyet Bayramıyla birlikte kutlamışızdır.

Saat 00.01 gösterdiği andan itibaren gerek telefon ile gerekse sosyal paylaşım sayfalarından doğum günümü kutlama cesaretini gösteren pek sevgili dostlarımı yürekten tebrik ediyor ve kucaklıyorum.

İnsan yaş aldıkça böyle günlerde daha çocukça ve duygusal oluyormuş meğer bunu da anladım.

Benim çenem düşerse uykusuzluk çekmekte olanın uykusu gelir. O bakımdan lafı kısa tutacağım. Bana 2016’nın 26 Ekim’inde her yıl yaşattığınız bu duygu ve heyecan için sizlere en kalbi sevgilerimi iletiyorum.

Rabbim beni, siz sevenlerimi ve de sevdiklerimi, iyi ve kötü her anımızı paylaşabileceğimiz kadim beraberliklere nasip eylesin.

Bu vesileyle 29 Ekim Cumhuriyet Bayramımızı da kutluyor, üstünde yaşadığımız bu toprakları bize vatan yapan atalarımızı, şehitlerimizi rahmet, gazilerimizi minnetle yad ediyorum.

26 ekim 2016 (1).jpg

26 ekim 2016 (4).jpg

Ortaya karışıK..’nice bayramlara’

Hoşgörünün , tevazünün, merhametin hakim olduğu bir mukaddes ayı da buruk bir halde nihayetlendirdik. Ramazan Bayramına sayılı günler kala herkeste tatlı telaş ve koşuşturmalar başladı.

On bir ayın sultanını en iyi şekilde dua ve ibadetlerle, oruçlarımızla ihya etmeye çalışan biz kullarını Yüce Yaradan elbet karşılıksız bırakmayacaktır inşallah. O, sınırsız rahmet ve merhametiyle bizi karşılıksız seven yegane varlıktır.  Sığınılacak, yardım dileyeceğimiz ve kabul edecek tek merci O’dur.iftar.jpg

Uzun zamandır pek çok kişiden ‘neden yazmıyorsun’ sitemine karşılık her zeminde vurguladığım bir cümleyi burada da paylaşmak isterim.

‘Soğudum, yıldım’ daha da açarsak;  eleştirinin dozunu ayarlayamayan, siyasetin kokuşmuş hallerinin insanların her hücresine teneffüs etmesi ve pervasızca etrafa saçmaları dahi bulaştırmalarıydı beni yazmaktan alı koyan.

Şimdi bu cümleme de takılacak olanlar olacak çok iyi biliyorum. Herkesin öz eleştiride bulunmasını istiyorum.

Ülkemde ve dünyanın çeşitli yerlerinde yaşanan terör katliamlarını lanetliyorum. Yitirdiğimiz tüm terör şehitlerine Yüce ALLAH’tan rahmet ve merhamet diliyor, kederli yakınlarına ise sabırlar temenni ediyorum.

Günlerdir yaşanan terör saldırılarında hayatını kaybedenler için anma törenleri düzenlenirken, kimileride çeşitli nedenlerle ‘evlenme, doğum günü vs..’ gibi buna benzer kutlamalar tertiplemektedirler. İşte bu noktada internette dolaşırken rastladığım kimi  yazılara yada haberlere göz atıyorum da, ‘bazıları’ birilerine hava atmak adına kutlama yapanları yerden yere vurmakta, insanları baskı altında tutmaya çalışmaktadırlar.

Hani sanki kendi düğünü yada partisi olsa erteleyecekte. Erteleyenler için lafım yok.  Geçenlerde tanıdığım biri kendini yerden yere vuruyor, ağlıyor sızlıyor, şöyle eylem yapalım böyle kampanya başlatalım derken bir baktım ki bir eğlenceden diğerine. Ee nerde kaldı senin o hassas ateşli ruhun ey duyarlı vatandaş.

Kaldı ki, kimileri gülerken ağlıyordur, bilemeyiz.

Mark Zuckerberg Facebook’u kurmasaydı psikiyatri kliniklerinde duygu patlaması yaşanırdı. Gerçi şu anki durum da pek farklı değil, bir farkla derdimizi uzman yerine sosyal paylaşım sitelerine anlatıyoruz. O da bizi ya delirtiyor, yada içine dönükleştiriyor.

Şimdi, son zamanların, insanları kendi içlerine döndüren vicdan envanteri yapmasına vede dengesiz ruh hallerine girmelerine neden olan hallerin sebebine girmeden size şahsen yaşadığım bir anımı anlatmak istiyorum mukayese yapmanız adına..

11 Eylül 2002 yılında kanserden kaybettiğim babamın acısı yüreğimi dağlamıştı. Bir ay sonra amcamın kızının düğünü vardı ve bizden tarihi alınmış düğün için izin istediler. Hiç istemesem vede sinirlensem de yapacak bir şey yoktu. Ondan daha kötüsü de bu düğüne katılmaktı. Babamda öyle isterdi. Ve ağlaya ağlaya düğüne iştirak ettik. Ağlamakla gülmek kardeştir diye boşuna söylememiş atalarımız.

Her ölümün ardından yaşam devam etmek zorunda elbet. Bizler, onlar ahiret alemine göçmüş olsalar dahi yad ettiğimiz müddetçe yaşayacaktırlar. Güleceğiz, eğleneceğiz ,yemek yiyeceğiz, içeceğiz,  tabiki abartmadan ve yerine göre  ama sevdiklerimizi kalbimizde sonsuza dek yaşatacağız.

Zamanı belli olmayan bu yaşamdan bizlerde bir gün gideceğiz. İki gün sonra yüzüne bakacağın yada tanımadığın biri dahi olsa eleştirilerimizi evrenin hakimi değilmişiz gibi yapmalı, kalp kırmamalıyız. Yalan yanlış provokasyonlara uymayalım. Gördüklerinizi iyi analiz etmeden yorum vede eleştiri yapmayalım.

Adaletin hüküm sürdüğü, sevginin egemen olduğu , çocukların umutla baktığı bir geceleğe, kötülüklerin ebediyen yok olacağı yarınlara kavuşmak dileğiyle ve birliğiyle sizleri sevgiyle kucaklıyorum.

3.Haçlı Seferleri..

Geçmişte yarım bırakılan, içlerinde yer etmiş kini kusmakta, insanlığı yok etmekte hiçbir sakınca görmeyen bir zebani guruhu, dozunu artırarak farklı çehrelerle yüzünü göstermektedir.kud_s

“Türk Milleti zekidir, çalışkandır” diyen Atatürk’ün de dediği gibi, yalnız zeki olmak tek başına yeterli olmadığı gibi onu nasıl kullandığınız da önemlidir. Herkes herşeyin farkında, ülkemin üzerine oynanan oyunların bozulması için birlik olmak zorundayız. Birbirini sevmeyen dünürlerde bile çocuklarının mutluluğu için bir araya gelenlerden olmak zorundayız. Eğer ki, bu vatana gerçekten hizmet etmek, bütünlüğünü korumak istiyor isek, içimizdekileri şimdilik bir köşede tutalım ve milletçe teyakkuzda olalım.

Türke Türkten dost yoktur. Kendi içimizde barış içinde, sulh içinde olamaz isek bizleri bölmeleri çok uzak bir düşünce değildir.

Her gün basında yeni bir kısaltmayla karşılaşıyorum. PYD, YPG, LPG ha pardon o likit gazdı dimi.. Dün akşam haberlerinde ‘TAK’ isminde yeni bir örgütün adını duydum. Alfabemiz 29 harften oluşmakta bakalım daha ne üç harfliler türeyecek. Bildiğimiz cinler bile ortaya çıkmaya gerek duymayacak.

Lozan Antlaşması gereğine uyulmamış, vay efendim Osmanlı topraklarından kendilerine pay verilmemiş, Kürdistan kurulmamış, Amerika ilgilenmiyormuş, Barzani efendinin derdi tasası öteden beri buymuş.

Eee biz bunları elbetteki biliyoruz. Türkiye’nin sınırlarını yeniden çizmeye çalışanların başında Amerika’nın geldiğini, okullarında tarih kitaplarında sınırlarını kendi belirledikleri Türkiye haritasını yıllardır göstermektedirler. Ben bunu ilk öğrendiğimde hayrete düşmüş, bizimkiler ne yapıyor bu durum karşısında demiştim. Bu dediğim en az 20 yıl öncesiydi.

Bana bu bloğu açarken siyasi içerikli yazı yazmamam için telkinde bulunan çok sevdiğim bir arkadaşımın hoşgörüsüne sığınıyorum. Ama sizlerle dertleşmek, düşüncelerimi paylaşmak istedim.

18.06.2008yavuzselim

Umuyorum ki, an itibariyle içimizde biriktirdiğimiz nefretleri şimdilik bir kenara bırakarak, ki buna yürekten inanıyorum benim asil yurttaşlarım gücünü, bilgisini, yeteneğini ve cesaretini göstermekte hiç tereddüt bile etmeyecektir.

Şu an yapmamız gereken düşmanlarımıza içimizi dökmemektir. Dertleşeceğiniz kişileri dikkatlice seçin. Dost görünen, göründüğü gibi olmayabilir. Bizim başka vatanımız yok. Nice şehit kanlarıyla müdafa edilmiş vatanımıza ihanet ellerinin uzanmasına fırsat vermeyelim.

Bugüne dek hain saldırılarda hayatını kaybetmiş tüm şehitlerimize Yüce Allah’tan rahmet diliyorum. Yaralan vatandaşlarımıza da acil şifalar temenni ediyorum.

Aydınlık Türkiyemize, güçlü milletime selamlar olsun..

 

 

 

Kültürleri Bir Araya Getiren Fuar

Fuarları severim. Hele kültürleriyle şehirleri anlatan dokular işlenmiş ise. Bu yılki ilk fuar ziyaretim 28 Ocak 2016’da yerli ve yabancıların da bulunduğu 20.Ul
uslararası Doğu Akdeniz Turizm ve Seyahat Fuarı EMİTT’tin organizasyonu idi.

Kültür ve Turizm Bakanımız Mahir Ünal’ın açılışıemit k (1)nı yaptığı 70 ülkenin katıldığı fuar her sene olduğu gibi bu senede gösterişli sahnelerle doluydu.

Bu sene fuara daha çok aynı okulun tebeşir tozunu yuttuğumuz Bakan Mahir Ünal ile tanışabilmek içindi  ve bu imkanı da bulabildim.

Kendisiyle kısa söyleşimizde okulumuz hocalarımızın ve arkadaşlarımızın selamını ileterek, toplantılarımıza teşrif etmelerini rica ettim. Kendisi de memnuniyetle katılabileceğini belirtti.

Ne yazık ki telefonumun şarjı bittiği için bakanımız ile görüntü alamadım.
Ülkemizin yurt içi ve yurt dışındaki tanıtımında önemli katkısı olan Tüyap Fuar Organizasyonu ve diğer destekleyicilere kalbi duygularla teşekkürler ediyorum.

Fuarı gezerken Ankara standında Sudanlı Turizm Bakan Mohamed Abuzaid ile karşılaştık. Bu hoş karşılaşmada kısa bir de söyleşi yaptık. Kendisi son derece mütevazi bir tavır içindeydi. Vedalaşarak gezimize kaldığımız yerden devam etmeye koyulduk.

Yanı başımızda yıllardır süregelen Ortadoğu ülkeleri savaşlarının üzerimizde bıraktığı tarifsiz endişe ve keder duygusuyla, yine de geleceği imar ve hayal etmeye çalışmaktayız. Dünya var olduğundan bu yana güçlü güçsüzü yener anlayışının ben sadece orman kanununda geçerli olduğunu savunmaktayım. Yani hayvanlar aleminde, yaşamlarını sürdürebilmek adına bir başka canlı türünü yemek suretiyle yok etmektedirler.

Peki, Allah Teala’nın tüm nimetleri biz insanoğlu için yarattığını vede bu nimetleri kendi cinsini yok etmek için değil de, birbirine merhamet, hoşgörü, sevgi, yardım vs..gibi pek çok önemli kavramları hiçe sayanlar hangi tür canlı sınıfına giriyor diye sorgulamalıyız. Ve aslında pek çok kişi bunun yanıtını bilmekte, kimi çaresiz, kimi duyarsız, kimi de acı içinde yerimizden izlemekteyiz.

Bu bağlamda turizm sektörünün ve onu temsil eden bakanlığın işi çok zor gibi görünüyor.

Ve umuyor ve istiyorum ki ülkem ve dünyamın insanca yaşayabileceği, masum çocukların, hamile kadınların, yurtlarından söküp atılan ailelerin, denizlere kurban veren canların olmadığı medeni zamanlara kavuşmaktır arzum ve en büyük dileğim..

Sevginin ve adaletin egemen olacağı bir dünyaya..

 

Biricik aşkım oğlum BOBY’m ELVEDA :(

BOBY’m. O bir köpek olamayacak kadar akıllı ve hassastı, ayrıca boylu poslu yakışıklıydı da. Sahile çıktık mı bütün gözler onu üzerine yöneliyordu.  Bazı insanlarda olmayan özelliklere sahipti. Hatta mahallemde onun için bana aşık olduğunu bile söyleyenler  oldu. Evet bende ona aşıktım. Biz gözlerimizle bakışarak konuşur ve anlaşırdık. Gittiğim her yere benimle beraber gelir ve beklerdi. Onu ekmek için arabaya binmek zorunda kalırdık.boby

2010 yılında vahşi ruhlu hayvan bile olamayacak vasıfta, ruhsuz bir cellatın kullandığı arabanın altında kalmasıyla Boby’nin yaşam geri sayımı başlamış oldu. YÜCE ALLAH onu bana bağışlamıştı. Böylesi büyük bir kazadan ciddi bir hasar almadan kurtulduğuna sevinmiştik. Ama aradan geçen zaman zarfında bunun böyle olmadığını üzülerek anladık. Yaşlı olduğu ileri sürülerek tedavisini üstlenmekten kaçınan veterinerlerin hiç bir şey yapmamış olmaması elimi kolumu bağlıyor , çaresizliğimle debeleniyordum.

Kendimce belirli zaman aralıklarıyla ona tedavi uyguluyor -vitamin, ağrı kesici, demir ilacı vs..- veriyordum.

Boby’m anlatmaya kelimeler yetmez. Onunla pek çok anımız olmuştur.

Şehir içinde bile gezmeye günübirlik gider dönerdik onu ihmal etmemek için. Çok bunalmıştık annemle memleketimize biraz nefes almaya gitmeye karar verdik. Boby ve Zeytinime en az benim kadar iyi bakacağını bildiğim komşuma emanet ettim. Sevgili Fadik ve ailesi her gün taze yemek ve suyunu vermekle kalmamış, Boby’im yesin diye başında beklemiş. Onlara her gün dualar ve teşekkürler ediyoruz.

Boncuğumu da barınağa geçici bir süreliğine emanet ettim. Eksik olmasın çok kıymetli arkadaşım Ramazan Baloğlu onu sık sık ziyarete gidip kontrol ediyor.

Sizin anlayacağınız her ne kadar kafa dinlemeye diye gittiğiniz yere içindekilerle birlikte gidince mekan değişse de bir işe yaramıyor.

Her yıl biraz dinlenmeye diye geldiğimiz Zonguldak’ta canlarımdan birini yitiriyorum. Geçen sene annesi Arab’ı kaybetmiştim.  Bu sene de dönüşümde  Boby’nin sırtındaki tümörü lokal anesteziyle alabileceğini söyleyen bir veterinerle anlaşmıştım. Ameliyat sonrası nekahat dönemi uzun olacağını düşündüğümden bu operasyonu seyahatim sonrasına ertelemiştim. 1016173_10151734280944113_848284745_n

Onu bırakırken durumu gayet stabil ve hareketliydi. Her gün karnını doyurar  Fadik’in bana verdiği rapora göre de durumu ölecek kadar kötü değildi. Her ne olduysa ve yaptılarsa bu yavruma da kıydılar sonunda…

Kurban Bayramını birinci gününde aldığımız kötü haberle yıkıldık. Onunla vedalaşmamıştım bile. Şimdi çektiğim resimleriyle avunmaktayım.

Hassas dost ve yakınlarımın yanımda olmaları ve beni uzaktan ve yakından tesselli etmeleri bir nebze olsun içimdeki sızıyı gidermese de azaltmakta..

Yokluğumda seni benden aldılar. Gözyaşlarımı içime akıtmaktayım oğlum. Evime dönmek bile içimden gelmiyor artık. Döndüğümde seni görememeni acısı ve hasretin şimdiden yüreğimi yakmakta bitanem. Sana mezar bile yapamadım.

Biricik dostum, yol arkadaşım, korumam, herşeyim Boby’m seni çok özleyeceğiz. Senin yokluğunu her zaman hissedeceğiz biliyorum ama buna katlanmaya çalışacağız. Artık beni kim takip edecek, kimden saklanarak kaçmaya çalışacağım…:(((

Arkamda bıraktığım canlarıma özenli bir şekilde bakan komşum Fadik ve arkadaşım Ramazan Baloğlu’na sonsuz şükranlarımı sunuyorum.

YARADILANI SEVİYORUM, YARADAN’DAN ÖTÜRÜ.

bobymbobyy

MAVİŞ GÖZLÜ KIZIM ÇILGIN’IMA VEDA..

Yanda görmüş olduğunuz onun ölmeden önceki son haliydi. Maviş gözlü kızım dün akşam elim bir şekilde aramızdan ayrıldı.😦festival 032

Uzun zamandır şehit haberlerinden gülmeyen yüzümü daha da aşağı düşüren acıydı bu.

Sene 2003; Onu ilk tanıdığımda verdiğim isim “Benekli”ydi. Beyaz ve kızıl tüylerinden sebep koymuştum bu adı ona ama ilk sahibinin seçtiği adıyla seslendim sonrasında.

Nice güzel anılarımız ve yaşanmışlıklarımız oldu Çılgın’ımızla. Anam ve ben sokak hayvanlarına ‘köpeklere, kedilere vs.’ bir fiil bakmaya başladığımız günden bu yana çok belirgin yaşadığımız ana hadise insanların dünyanın yalnız kendileri için yaratılmış ‘bencil’ olduklarıydı.festival 034

Bu sebeple hayatımızda hiç alışkın olmadığımız nahoş hadiselere gebe kaldık.  Yaşadığımız kötü hadiseler bu satırlara sığmaz.

8.8.2014  Cumartesi günü yüzündeki kum kenesi için barınağın veterinerini çağırdım. Annemle alışverişe giderken gayet sağlıklı olan ‘Çılgın’ımızı dönüşümüzde kanlar içinde yerde baygın buldum. Gözleri yalnızca ışığı seçebildiği için yine araba çarptığını sandım. Sanki içi paramparça olmuş dışarı kusmuştu.

Derhal ona bakan veterinerleri çağırdım. Kene ilacı sürebilmek için anestezi yaptıklarını, bu sebepten kan kusmuş olamayacağını söylediler. Çılgın’a müdahale etmesi için bir şeyler yapmasını söyledim. Şaşkın ve kızgındım. Ona kanama durdurucu iki iğne yaptı ve gittiler.

Bu satırları yazarken zihnim donup kalıyor. Tarifsiz keder içindeyim. Düşüncelerimi aktarmak için ağlama moduna girmemeye çalışıyorum. Kafamda pek çok soru işareti var. Basit bir kene olayı yüzünden hayat dolu kızımızı kaybetmiştim.

Hadisenin yaşandığı günden bu yana onu kontrol edip süt içirmeye çalışıyordum. Her zaman seslenişime yanıma koşan bu dünya güzeli dün sabah her zamanki yerinde kıpırdamadan yatıyordu. Ona elimle son sütünü içirmişim meğer.

Akşamüzeri kontrole gitmek üzereyken onu gözetleyen spor salonu sahibi Erhan beni arayarak Çılgını kaybettiğimizi üzülerek söyledi. Derhal onu görmeye gittik. Yerde öyle cansız bedeni, görmeyen açık kalmış gözleri ve kan kusmuş ağzı…

Kelimelerin boğazıma düğümlendiği yerdeyim…

Ne yıllardır üyesi olduğum B.çekmece Sokak Hayvanlarını Koruma Derneğinin, ne defalarca faceten yaptığım duyuruların, ne de seni yalnızca kalabalık veya gösteriş olsun diye mutlu ve acı günlerinde yanlarında görmek isteyenlerin ‘çağrılarımı’ görmezden gelmeleri..Yalnızca gözlerinin birini açtırabilmekti derdim. 

Her zaman bu tür insancıklar yüzünden annemi karşıma alışım, meğer ne çok haklıymıçılgın (3)ş..

Uzun zamandır yazmayı düşündüğüm bir blog vardı. Başlığı ise “Batılı aklını, Türkler egosunu kullanır” diye.

Ne acıki müşkülpesentliğimizle meşhuruz.

Son zamanlarda her fırsatta tekrarladığım bir sözümle noklayacağım. Doğanın bir konunu vardır. Bir canlı kendi yaşamını sürdürebilmek için diğer canlıyı öldürmek zorundadır. Bu yalnızca ‘hayvanlar alemi’ için geçerlidir.

Oysa bunu biz insanoğlu üzerinde başarıyla tatbik etmekteyiz.

Haziran seçimlerinden sonra mola verdikleri terörü daha şiddetli ve çok yönlü başlatan gözü dönmçılgın (5)üş kana susayan iç ve dış mahlukatların ebediyen yok olmalarını diliyorum. Halkımızın bu hainlerin senaryolarına inanmamalarını, aklı selim hareket etmelerini tüm kalbimle temenni ediyorum.

çılgın (4)

KIYAMET

bismillah

 “İnsan, Yüce Allah’ın ruhundan üfleyip eşyanın isimlerini, hakikatlerini öğrettiği ve yeryüzünün  halifesi kıldığı mükerrem bir varlıktır. Yaratılış özellikleri itibarıyla kainatın özü kabul edilen insanı değerli yapan, ayrıcalıklı kılan en önemli unsurlar: aklı, fikri ve bilgisidir.

Medeniyetler, ancak yüksek düşünce ufkuna sahip şahsiyetlerle yükselir. ”  Bu sözler  Dr. Yüksel Salman’a (Diyanet İşleri Başk.Dergisi Genel Yayın Yönetmeni) aittir.

Evet böylesi önemli bir varlık olmamıza rağmen, bize bahşedilen onca nimetleri hoyratça kullanmamız, onları yok etmemiz nankörlük değil de nedir?

İşte biz muhteşem canlılar, dünyanın ve de insanlığın sonunu hazırlayacak sahnede rolleri hızla paylaşmış, en iyi performansıyla da ortaya koymaya devam etmekteyiz.

Dünya yok oluştan –kıyametten- sonra yeni bir düzlemde başlangıç yapacaktır. Bu yeni başlangıçta ALLAH’ın arzu ettiği kimseler yaşayacaktır.

Sizlere değerli hocam Seyfettin Cihangir’in (Nakipoğlu Cumhuriyet Anadolu Lisesi) ‘Kıyamet” üzerine yazdığı çok değerli  bulduğum bilimsel makalesini aynen bilgi ve ilginize takdim ediyorum.kıyamet resmi

KUR’AN’DA KIYAMET SAHNELERİ VE MODERN BİLİM ÜZERİNE

 ÖNSÖZ

Biraz kendimden bahsedeyim. 1972 Sarıkamış doğumluyum. Sarıkamış’ta İlköğretimimi bitirdikten sonra Sarıkamış İmam Hatip Lisesi’nde, ardından On Dokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde okudum. Çocukluğumdan beridir kozmoloji (evren bilim)’e merak duyan biriyim. Kur’an’da kıyamet sahneleri konusunda araştırmalar yaptım. Sonra bu bilgileri çağımızın ilmi keşifleriyle karşılaştırdım. Yayımlanmış bilgilerin yanında –kanaatimce- daha önce hiçbir kitapta yayımlanmamış bilgileri de bu makalede bulacağınızı umuyorum. Makalemi yazarken bazı amaçlar edindim. Bunlar:
Bu yazının devamını oku

4 Aralık : Dünya Madenciler Gününüzü Kutlarım.

MADENCİLER

Bir Zonguldak’lı olarak madenci dendiğinde aklıma ilk kendi memleketim gelir.  Bu vesileyle başta Türkiye Taş Kömürü İşletmeleri  (TTK)’nin  tüm madencilerinin bu anlamlı gününü en içten duygularımla kutluyorum.

Biz faniler öldükten sonra, onlar ise yaşarken toprağın metrelerce altında ekmek ve yaşam mücadelesi vermektedirler.  Yeryüzünün metrelerce altına gerek korkarak, gerekse cesurca görevlerini ifa etmek için inmekteler.

Öyle ki, çoğu korktuğundan habersiz evine götüreceği ekmeğin heyecanı ve çaresizliğiyle dalmaktalar deniz misali toprağa..Yüzlerine ve ellerine bulaşan toprağın karasının hangi yüzde bu kadar ışıldadığını gördünüz?

Söylenecek pek çok söz ve anlatılacak nice hikayeler vardır yerin dibinde.  Bu hikayelerin yazık ki çoğu acılarla, hüzünlerle doludur.  Gerekli önlemlerin alınmayışı, yetkililerin ihmalkarlıkları ve vurdumduymazlığı, insana insan olarak verilmesi  gereken değerin hiçe sayılması aklıma gelen ilk tespitlerim olmuştur.

Çoğumuz yaşarken ölümle burun buruna gelebiliriz, kimi mesleklerin bu tehlikesi her daim mevcuttur. Ama her gün yukarı dönmeyecek gibi dua ederek aşağı  inen kaç meslek grubu vardır.

Her mesleğe, ekmeği için helal yollardan kazanmaya çalışana sonsuz saygım vardır.

4 Aralık’ın tarihçesine kısaca bir göz atalım isterseniz:

“ Efsaneye göre; 4 Aralık tarihi, Roma İmparatorluğu döneminde, Milattan Sonra 230’lu yıllarda babasının gazabından kaçarak, madencilerin çalışmakta olduğu bir mağaraya sığınan ve madenciliğin piri olarak kabul edilen Santa Barbara’ya adanmıştır. Madenciler tarafından azize kabul edilen Santa Barbara’nın aynı zamanda İzmit’te yaşamış olması ve efsanenin geçtiği mekânların Anadolu olmasının da ayrı bir önemi vardır. 4 Aralık tarihi önce Anadolu’da daha sonra Avrupa ve tüm dünyada ‘Dünya Madenciler Günü’ olarak kutlanmaya başlanmıştır.”

“18. asır sonlarında sanayi dallarının duyduğu ihtiyacı karşılamak amacıyla yurt içinde bulunmayan taşkömürünün ithali yoluna gidilmiştir. Özellikle donanma, devrin teknolojik gelişmesine ayak uydurmaya çalışırken; Tophane, Darphane ve Tersanede taşkömürünün talebini arttırmış Hazinenin ödemelerde çektiği zorluklar yanında ithalin gerektirdiği mali külfetler hızla yükselmiş, nihayetinde karşılanamaz olmuştur. Bu durum karşısında “Tersane Ümaresi” tarafından ihtiyacın yurtiçinde yapılacak araştırmalar sonucu bulunacak kömür kaynakları ile giderilebileceği düşünülmüş ve faaliyete geçilmiştir. Devletin bütün kademelerine konu ile ilgili yazı ve taşkömürü örnekleri gönderilmek suretiyle bu gibi taşlardan buldukları takdirde İhsan-ı Şahaneye mahzar olacakları bildirilmiştir.

8 Kasım 1829 günü Bahriye erlerinden Uzun Mehmet tarafından Kdz. Ereğlisi Köse ağzı Değirmeni Viran deresi boyunda taşkömürü mostrasının bulunması sonucunda devrin Padişahı II. Mahmut tarafından 5.000 kuruş mükafat ve 600 kuruş aylık ile ödüllendirilmiştir. Bu keşif bu günkü kömür işletmeciliğinin temelini oluşturmaktadır.”

Onlar yalnızca evlerine ekmek götürmenin telaşı yanında , ülkemizde 17 Ağustos 1999 depreminde yaşanan doğal felakette de hünerlerini göstererek , onlara ne kadar ihtiyacımız olduğunu bir kez daha ispatlamış oldular.

SİZ MADENCİ HEMŞEHRİLERİM DUALARIM SİZLERLE..            madenZONG.MADEN OCA

Evlilik Ülke Yönetmeye Benzer.

terazi-dovmesi-resimleri-ve-fotograflari-resim-12

“Bir aileyi idare etmek, bir devleti idare etmekten hiç de daha kolay değildir. “(Montaigne)

Evet ülke yönetmek kadar güçtür evlilik. Ama bir o kadar da zevklidir. Günümüzde pek çok kadın yada erkek evliliği tabiri caiz ise hapishane, alyansı ise kelepçe olarak görmektedirler.

Tam tersi düşünenlerin de olduğunu varsayarsak, kalplerindeki sevgiyi paylaşan, ömrünün kalanını her türlü zahmeti göze alarak aynı yolda yürüyen ve bu yolda ilerlerken aralarına yeni bireyleri –çocukları- de katıp, sahip oldukları değerleri aşılamaya gayret gösteren bilinçli, özverili çiftlerimizi de görmekteyiz.

Özgürlüğün kısıtlanması şeklinde algılanan evlilik kurumunun, bireye kattığı pek çok değer vardır oysa ki.. Bu yazının devamını oku

Kederli günlerimin adı: TONY

078

Çocukluğum hayvanat bahçelerini gezmekle geçerdi. Anlayacağınız ailecek doğa ve hayvanların hayranıyız. Onları insanlardan ayıran özellik düşünme muhakemesi olmamalarıymış. Biz insanlar nede düşünceli yaratıklarmışısız oysa. (!)

2003 yılından bu yana bir fiil sokak köpeklerine bakmaktayız. Öncesinde de kardeşimin bir terieri vardı. Adı Çapkın. Yurt dışından geldikçe bizde kalırdı. O yalnızca evimizin değil tüm komşularımızın yakışıklısıydı, sevmeyenlerin bile..

2003’ten bu yana dilsiz canlarla insanları ister istemez kıyaslamaya başlıyorsunuz. Neden mi? İnsanların gerçek kişilik ve ziyniyetlerini öğrenmek istiyorsanız onlara sokak köpekleri yada herhangi bir hayvan hakkında soru sormanız yada onlara karşı hareketlerini gözlemlemeniz kafidir. Bu yazının devamını oku

SOSYAL DEVLET KAVRAMI VE BİREYSEL GÖREVLER

Latince de „socius“ olarak geçen kelime, Türkçe’mize „Sosyal“ olarak yerleşmiştir.

Türkçe’mizde yeni olmayan; ancak son zamanlarda sürekli gündemde olan bu kelimenin özüne baktığımızda şu terimlerle bağdaştıklarını görürüz. Toplumda birlik, beraberlik, karşılıklı yardımlaşma, dayanışma, kimseyi yolda bırakmama. Bireylerin toplumdan beklediğini, yine şartları doğrultusunda topluma verebilmek çabasıdır.

Sosyal devlet kavramı ise; bu kavramların birleşiminin başında gelen ve kanunlarca düzenlenmiş olan bir yönetim sistemidir.

Anayasal haklarla belirlenmiş olan hakların başında gelen ilk unsurlar ise, toplumdaki eşitliğin, her alanda yaygın olarak bireylere insan onuruna yakışan bir şekilde yansımasıdır. Bu yazının devamını oku

İçimizden sevmeyelim..

Bir insanın bu dünyada sahip olabileceği en değerli varlığı çocuğudur. Günümüzde çocuğumuza yapabileceğimiz en değerli yatırım, onlara iyi bir eğitim olanağı sağlamaktır. Geçmişte ebeveynler, çocuklarını çok sevdikleri için ileride sıkıntıya düştüklerinde işlerine yarasın diye evler, arsalar vs gayrimenkuller miras bırakıyorlardı.

Bu mirası korumak ve çoğaltmak çoğu için ne yazık ki mümkün olmayabiliyordu. Zira çocuklarımıza sağlayabileceğimiz en önemli miras ‘eğitim’ olmalıdır. İyi bir eğitim almış ve kendine güvenen çocukların, istediğini elde edebileceğine inanıyorum.

Yetişkin bireyler her zaman her koşulda çocuklara sevgi ve hoşgörüyle yaklaşmalıdır. Çocuklarımızdan beklenen; kendi kendine yeten, girişken, sorumluluk alan, soru soran ve araştıran, hakkını arayan, liderlik vasıflarına sahip, kendisi ve çevresi ile barışık bir birey  ve de yetebiliyorsa yardımda bulunabilecek olmasıdır.

Sevgimizi içimizde saklamayalım. Bazı anne ve babalar çocuklarına otoriteleri bozulacak endişesiyle sevgilerini göstermekten çekinirler. Oysa bir insanın her bakımdan zeki ve sağlıklı yetişmesinin en büyük rolü ve önemi ‘sevgi’dir.

İçimizden sevmek ya da şartlı sevmek diye bir tasarım yoktur. Sevgi karşılıksız verilmelidir. Yalnız, sevmek ve hoşgörülü olmak onların her yaptığını mazur görmemizi gerektirmez. Zira bu pek doğru bir davranış olmayacağı gibi olumsuz sonuçlarda ortaya çıkarabilmektedir.

Çocuklar, anne ve babalarını model alır, söylediklerinden çok yaptıklarıyla ilgilenirler. Kendi yapmadığımız davranışları onlara dayatmamız onlarda hırçınlık yaratacaktır.

Sevgisiz büyüyen çocuklarda her zaman güven eksikliği yaşanır. Eğer ki anne babalarınızdan bunu görmemiş iseniz, siz içinizdeki sevgiyi açığa çıkararak bunu büyütebilir ve mutlu olabilirsiniz.

Sağlıklı bireylerin yetişmesi için önce kendimizi eğitelim sonra çocuklarımızı..

“Fırsatları yakalamanın anahtarı, her güne bir fırsat olarak bakmak ve onu arayıp bulmaktır.”

Geçenlerde okuduğum ünlü İskoç yazar Thomas Carlyle’nin yaşamla ilgili bir tespitini sizlerle paylaşmak istiyorum.

Değişik açılardan bakabilirsek, neredeyse hayatımızdaki her hadise bir fırsattır. Yıllar önce, bir ayakkabı şirketinin sahibi, pazar araştırması yapmaları için Afrika’ya pazarlamacılar gönderdi.

Birinci pazarlamacı, pazar araştırması yaptıktan sonra patronunu aradığında şöyle dedi: “Burada bizim için hiçbir fırsat yok. Çünkü hiç kimse ayakkabı giymiyor.”

Birkaç ay sonra giden ikinci pazarlamacı patronunu arayıp heyecanla şöyle dedi: “Afrika’da inanılmaz fırsatlar var. Burada hiç kimsenin ayakkabısı yok.”

Fırsatları yakalamanın anahtarı, her güne bir fırsat olarak bakmak ve fırsatları arayıp bulmaktır. Bu, birlikte olduğumuz insanlardan, okuduklarımızdan ya da gelişen herhangi bir hadiseden de doğabilir.

Tarih boyunca gayret sarf etmeksizin yaşayanlar arasında isim bırakmış bir tek insan yoktur.

Yine Carlyle’nin çok beğendiğim birkaç sözünü paylaşmak isterim.

• Eğer hoş bir kızı öpüp öpmeme konusunda kuşkuya düştüyseniz, kuşkunun yararını verin ona.

• Deney, öğretmenlerin en iyisidir; yalnız okul masrafı ağırdır.

• Düşünce bir defa uyandı mı, bir daha uyumaz.

• Yaşayan insan mutlaka kendine göre bir giyecek bulacaktır.

• En ağır günah, insanın kendini günahsız bilme gururudur.

• Bir insanın başkasından istediği her şeyde ya bir İlahi Hak yahut da Şeytani Haksızlık vardır.

• Bir adamın küçüklüğü hakkında şundan daha hazin bir kanıt verilemez: O, büyük adamlara hiçbir şekilde inanmaz..

• Büyük insan büyüklüğünü, kendisinden küçük insanlara karşı davranışlarıyla gösterir.

• Toplumlardaki büyük rütbe sahipleri tıpkı banknotlar gibidirler, hepsi altını temsil ederler. Fakat yazık ki bunlardan bir çoğu sahtedir.

Fırsatları yakalamaya ve şükretmeye ne dersiniz..;)

Toplumu değiştiren sessiz devrimler..

İletişim ve medyasal olanakların verdiği imkanlar yeni devrimler açmaktadır. 68 kuşaklarının baş kaldırısı ile başlayan; sesli, isyankar ve kanunlara karşı gelme eylemleri yerini sessizliğe bıraktığını düşünüyorsak yanılıyoruz. Bu günkü devrimler sessiz, ama bilinçsiz olmayan bir ustalıkla yapılmaktadır. Az gelişmiş ülkeler, gelişen ülkelerin etki alanlarından kurtulabilmek şansına sahip değiller artık. Gelişmiş ülkeler, (müstesna durumlar hariç) artık kanlı savaş istemiyorlar. Kansız ve “tatlı” savaşları tercih ediyorlar. Bu yeni modelin adı ise: Ekonomik savaştır. Kültürel yayılma savaşıdır. Çünkü kültür değişimiyle, insanların etik ve tüketim anlayışı da değişmektedir. Günümüzün vaz geçilmez olan iletişim teknolojisi artık “Aspirin” olmaktan çok daha öteye gitmiştir. Medyasal durum ise tehlike duvarlarını çoktan aşmış durumdadır. Medya olarak insanlarımızı bilgilendirmek amaçlı programlar ne yazık ki çok az bir kapsam içermektedir. Fikir özgürlüğü altında sorumsuzca yapılan yayınlar toplumun etik anlayışını değiştirmektedir. Bunların yanında; sosyal paylaşım siteleri hak etmedikleri kadar değer bulmaktadırlar. Bu yazının devamını oku

Ülkemizde uygulanan asgari ücret politikası insan onuruyla bağdaşmıyor!

701 TL ile asgari ücret uygulaması bir insan onuruyla bağdaşmayan bir sömürü politikasıdır. Kapitalist düşüncenin esaretinden kurtulamayan insanların çile kavgasıdır. Dünya ekonomi sıralamasında 17 ci sırada olan ülkemiz, insan gelişiminde 90 cı sırada saymaktadır. Bu durum yüz kızartıcı değildir de nedir? Geleceğin sosyal yardıma terk edilecek fakir bir toplumunu oluşturmaktayız. Hele birde asgari ücret tablosunda “Gelir vergisi” var ya…insanın beynini üşütüyor.  Keçinin can derdine düştüğü geliyor insanın aklına(!)

Sevgili okurlarım!

Ülkemizde uygulanmakta olan asgari ücret politikası başlı başına bir sikandaldir. İnsan onuruna yakışmayan bu asgari ücret politikası bir an önce günümüzün “asgari yaşam şartlarına uyumlu olması zorunludur”.

Bir milletin geleceği için sağlıklı topluma ihtiyacı vardır. Sağlıklı bir toplum ise sağlıklı ve düzenli bir yaşam ile gelişebilir.

Günümüzde geçerli olan asgari ücret düzenlemesine baktığımızda bunun mümkün olmadığını görmekteyiz.

Örnek olarak iki çocuklu bir aileyi düşündüğümüzde, asgari ücret ile geçinmenin mümkün olmadığının tebit etmekte zorluk çekmeyiz. Bu yazının devamını oku

Organ nakli ve beyinsel ölüm hakkında Uz.Dr.Ayhan Onur tarafından önemli açıklamalar. BÖLÜM II

Sayfamızda yayınladığım „ORGAN NAKLİ VE BEYİNSEL ÖLÜM“ hakkındaki yazılara duyarsız kalmayan Konya Numune Hastanesi Yoğun Bakımlar Koordinatörü Sn. Uz.Dr Ayhan ONUR tarafından yapılan çok değerli açıklamaların ikinci bölümü

BÖLÜM II

Mehmet Bey

Sanırım birbirimizi biraz anlamaya başladık. Bu konuyu bu kadar araştırmış olmanız doğrusu beni şaşırttı. Mutlu da oldum. Düşünen ve araştıran insanlardan korkulmaması gerektiğini düşünenlerdenim. Bu çeşit insanlar ulaştıkları sonuç bizim fikirlerimizi desteklemese de eninde sonunda doğruyu bulurlar. Bu nedenle yazıma başlamadan sizi tebrik etmeme izin verin.

Yazınızda organ nakli konusunun kapitalist eğiliminden bahsediyorsunuz ki bu konuda son derece haklısınız. Olayın arkasında kapitalist bir mantık var. Çünkü eğer bu olaya bir çare bulamaz isek 2025 yılında Sağlık Bakanlığı bütçesinin %30 unu diyaliz merkezlerine vermek zorunda kalacağız. Kamu maliyesi açısından bakılınca bu korkunç bir durum.

Bu sebeple de kapitallerle düşünen insanlar da organ nakliyle ilgileniyorlar.Ayrıca kaybedilen yetişmiş insan gücünün kamuya verdiği zarar da bu kayıplara eklenecektir.

Bu açıdan bakılınca elbette olayın arkasında para da gizli. Ancak eğer kastınız fakirlerin böbreklerinin alınıp zenginlere aktarılması ise bu durum bizim ülkemizde nerede ise yok denecek kadar azdır.

Münferit bazı vakalar olmadı değil. Dr Yusuf faciasını hatırlarsınız.. Hani Uğur Dündar’ın ortaya çıkarttığı, kaçak olarak fakirlerle anlaşıp organlarını zengin lere naklederek para kazanan yaratıktan bahsediyorum.

Bilmem bu yaratığın sonunu da biliyormusunuz. Meslektaşları tarafından lanetlendi, diploması elinden alındı. O da yurt dışına kaşmak zorunda kaldı. Bildiğimiz kadarı ile Romanya‘da aynı işi yapmaya devam ediyor. Keşke bu kişi tıp fakültesinden hiç mezun olamasaydı. Ama olmuş işte. Ne yaparsınız arada bir çürük elma çıkıyor işte.

Birde Antalya’da olan son organ yolsuzlğu var. Buradaki hadiseyi başından itibaren takip ettik. Olayın aktörlerini yakından tanıyoruz. Emin olun ki Antalya’daki durum kanunların minik bir açığını yakalayan tıp dışı insanların mafyavari tavırlarından doğmuştur.

Yani burada hekim camiası kullanılmıştır.Ama bunlar dışında organ ile ilgili bir yolsuzluktan bahsedemeyiz. Bu yazının devamını oku

Organ nakli ve beyinsel ölüm hakkında Uz.Dr.Ayhan Onur tarafından önemli açıklamalar.

Sayfamızda yayınladığım „ORGAN NAKLİ VE BEYİNSEL ÖLÜM“ hakkındaki yazılara duyarsız kalmayan Konya Numune Hastanesi Yoğun Bakımlar Koordinatörü Sn. Uz.Dr Ayhan ONUR tarafından yapılan çok değerli açıklamaları için çok teşekkür ederim.

Dünya literatüründe rastlanılmayacak açıklık ve dürüstlükle bizleri bilgilendiren Sn. Uz.Dr Ayhan ONUR, dünyada ki bir çok hekimler için bir örnek olmalıdır. Bir kaç lisan eşliğinde yaptığım tüm araştırmalarda, organ nakli ve „beyinsel ölüm“ konusunda „beyinsel ölüm“ teşhisini destekleyen uzmanlardan bu kadar açık bir bilgilendirmeye rastlamadım.

Bu kararın vicdani yükü inanamayacağınız kadar ağırdır. …diyor değerli hekimimiz. Bu yazının devamını oku

Organ Nakli Bölüm II: Beyinsel ölüm kavramı saçmalıktır.

İnsan onuruyla, insan değeriyle, dalga geçercesine oluşturulmuş olan „beyinsel ölüm“ kavramı, her türlü etik anlayıştan uzak, insan haklarına ve hukukuna aykırı, ölüm döşeğinde olana ne verebiliriz yerine, ondan; „gitmeden önce ne alabiliriz“ düşüncesinin oluşturduğu bir kavramdır. Negatif taraflarını tartışmaya açmadan, medya da yapılan tanıtım reklamlarıyla ve duygu sömürüsüyle insanlığa yaşam devam ettirilebilir gibi sunulan bu tıbbı „hizmet“ yeniden masaya yatırılmalıdır. Günlük yaşamda akraba ve dostlarına ikili organlarının birini bağışlamanın dışında „beyinsel ölüm“ yoluyla yapılan organ bağışı ve alımı yasaklanmalıdır.

1968 yılında beyinsel ölümü kanıtlayan Harvard kriterleri günümüze kadar geçerliliğini korumuştur. Hatta beyinsel ölüm tesbiti için yapılan kanunların başlıca kriterleridirler.

Tıpta yapılan sürekli araştırmalarla daha bir çok kriterlerin oluşmasına rağmen; Harvard kriterleri beyinsel ölümün ana kriterleridir diyebiliriz. Sadece 1978 yılına kadar 30 dan fazla „beyinsel ölümün“ tesbiti için çeşitli kriterlere yer verildiği bilinmektedir.

Bunlardan sadece bir tanesini ele alırsak… „beyinsel ölümün“ tesbitindeki mantıksızlığın ne kadar saçma olduğunu görebiliriz.

APNOE-TEST (*1)

Apnoe-Test olarak bilinen ve „beyinsel ölümün“ tesbit edilmesinde gerekli olarak yapılması ön görülen bu test, hastaya yardımdan daha çok zarar vermektedir; ve belki de “beyinsel ölümün” meydana gelmesine sebep veren bir solunum testi  uygulamasıdır.

Sao Paola Üniversitesi doktorlarından, Nörolog Dr. Cicero Coimbra konu ile ilgili bir sempozyumda, Apnoe-Test hakkında şunları söylemektedir. Bu yazının devamını oku

Gurbetçi dostlarımla tarihi bir buluşma daha..!

Gurbet ellerden kopup gelen bir dost tanışma daha!

14 Ocak 2012 Cumartesi günü, 26 Mart 2011 Nurdan’ımla tanışmamızdan sonra Almanya’dan internet ağının birleştirdiği nadide bir buluşma daha yaşadım.

Aynı şehirde aynı havayı soluyan insanlarla bile bir araya gelemez iken kilometrekarelerce uzakta ülke sınırlarını aşan diyarlardan kopup gelen bu canları tasvir edecek kelime bulamıyorum.

O güne dek İstanbul’da afet dışında hiç görmediğim 5 ilde gerçekleşen bir  elektrik kesintisi yaşadık. Mumlar eşliğinde başlayan yemeğimiz, yerini çay servisiyle keyifli sohbete, uzun zamandır özlem ve heyecanla beklenen tanışmanın hassasiyetini içeren konuşmalara bırakmıştı. Elektriklerin olmaması bizi fazla etkilememişti. Aksine üşüyen bedenlerimizi sıcak ve samimi atmosfer ısıtmaktaydı.

Mehmet Abimle Mart 2011 yılı WordPress yazarlığında başlayan dostluğumuz 14 Ocak 2012’de beni ve ailemi ziyaretiyle nihayetlenmiş, yerini gelecekte artacak bir dostluğun ilk adımlarına bırakmıştı.

Mehmet Sungur ve değerli eşi İsminaz Sungur’a, yakınları Zeynep Hanım’a bana ve aileme gösterdiği sıcak ilgiden dolayı sonsuz teşekkürler ediyorum.

En kalbi duygularla..

 

KUNDURADAKİ ALTINLAR

Rumeli’nde, Dalmaçya’da, Ermeni bir beyin yanında yamaklık eden 10-12 yaşlarında Joseph Maskoviç isminde bir çocuk, zemherinin en fırtınalı günlerinde, buzların üzerinde yalınayak, düşe kalka eve su taşımakta iken komşularından fakir ve dul bir kadıncağız bu hale üzülüp kocasından yadigar bir çift partal kundurayı çocuğun ayaklarına giydirmişti.

Aradan çok uzun yıllar geçti.

Bu arada Osmanlılar o yerleri fethetmiş; kadın da İslamiyet’le hidayet bulmuştu.

Günlerden bir gün, iyiden iyiye yaşlanmış olan kadıncağızın kapısı çalınıp önüne bir torba bırakıldı. Torbayı açan ihtiyar eller, vaktiyle kocasının olan o bir çift partal kunduraya dokununca birden bire takattan kesildi, kıpırdamaz oldu. Kadıncık, neden sonra baktı ki ayakkabıların her ikisinde içleri altın dolu. Yoksul hasırının üzerine dökülen altınları toplayayım derken keskin keskin gözleri küçük bir kağıt parçasına ilişti. Bu çeyrek saat kadar sonra kasaba imamının önünde, tek bir cümlelik pusulayı okutuyordu: “Anacığım! Buzdan donmuş çıplak ayaklarına bu kunduları giydirdiğin çocuk, sana borcunu ödemeye çalışıyor…”

Bu yazının, Koca Osmanlı Devletinin Kaptan-ı Deryası, Hanya Fatihi Silahtar Yusuf Paşa’nın divitinden döküldüğünü o gün hiç kimsecikler anlayamayacaktı. Ta ki Osmanlı arşivlerinde söz konusu altınların muhasebesini tutan belge ortaya çıkıncaya kadar.

Derleyen Sinan BENGİSU

 

 

MODA DÜNYASINDA NELER OLUYOR? TREND 2012

Moda dünyasında değişimler hızla ilerlerken 2012 moda dünyasında bizleri neler bekliyor?

İlkbahar/Yaz ve Sonbahar/Kış sezonunda… 2012 nin modasında, hangi renkler ve kumaşlar bizleri daha çok ilgilendirecektir?

Burada her hangi bir modacının ya da moda evinin ismini vermek ya da övmek gibi bir düşüncem olmadığı için, konuyu genel olarak yazmayı yeğliyorum. Bu yazının devamını oku

Saç, makyaj ve oje için yeni yıla kadının dünyasındaki yeni trendi

Arkada bıraktığımız 2011 den sonra yeni yılın ilk günlerinde aklımıza gelenlerin belki ilk sıralarında değil(!) …ama güzelliğine önem verenlerin düşünebilecekleri ilk soru; saç, makyaj ve oje gibi moda değişimlerinde nelerin olduğudur. Bence değişim ne olursa olsun; güzel olan… insanın kendisine yakıştırdığı güzelliktir. Yenilikleri ve modayı takıp etmek kendimize verdiğimiz değerin dışa açılan etiketimiz olması toplumdaki sosyal yerimizi pekiştirdiği ise, bilinen bir gerçektir.
Değişenler arasında bu yıl saç renklerinin, saç modelleri, makyaj, kaş, ve ojelerinde yer aldığını görüyoruz. Dudaklarda hiç ruj yokmuş hissi veren şeffaf renklerin yanında, vampir dudaklarda bordo ve kırmızının ağırlığını koruyacağı şimdiden hissedilmektedir.
Bu sene saçlar koyu kahverenginin bütün tonları ile modaya ağırlığını koyarken; saçlar da; sarı ve altın tonlar da sunulan gölgeler de gözde olacaktır. Tabii ki bakır özellikli, hürrem bakırı yine yerini korumaya devam edecektir.
Saç kesiminde ise; uzun ve dalgalı, bukleli saçlar, kakül, bob kesim, volüm,1960 ların kabarık saçlarının yanında örgü topuzlar revaçta kalacaktır. Bu yazının devamını oku

Mutsuzluğun reçetesi: “SEVGİ”

Korku ve şiddete dayalı filmler toplumu mutsuzluğa ve güvensizliğe sürüklüyor. Geleceğinden endişe eden insanlar oluşuyor ve bu durum bazı siyasilerce işlerine yarayan bir durum haline geliyor.

Korku içinde olan toplumları yönetmek daha kolaydır. Çünkü onlara vereceğin en ufak bir hediye mutlu(!) olmalarını sa
ğlayacaktır.

Şiddete ve gerilime dayalı filmler zaten hazırda bekleyen depresyonu tetikler. Bu nedenle bazı insanlar da bilinç altına kayıtlı şiddet duyguları, olası en ufak bir sorun karşısında ortaya çıkmakta ve kendini göstermektedir.

Daha huzurlu ve mutlu yaşayabilmemiz için herkese düşen pek çok görevler var. Görsel basına burda çok iş düşüyor. “Sevgiye ve duyguya” dayalı etik konulu filmlerin çoğalması  ve izlenmesi sağlanmalıdır. Bu yazının devamını oku

Ben Özel Hastanede, Başbakan Ünivesitede Ameliyat Geçirdik. Her İkimizi De Ameliyat Eden Profesör İdi. Tam Gün Yasası Nerdeydi?

Öncelikle ameliyatımı gerçekleştiren aziz doktorum Prof. Dr. Kılıç Aydınlı Beye sonsuz şükranlarımı sunmak istiyorum.

Birçoğunuzun bildiği üzere 21 Kasım tarihinde bir ameliyat geçirdim. Ameliyatımı gerçekleştiren doktor bir profesör idi. Alanında uzman biriydi. Bana 3 sene önce rahatsızlığım için söylediği sözler üzerine ona inanmış, güvenmiş başka bir doktora gitme gereği bile duymamıştım. Bu doktorumdan öncesi başıma gelenler ise tam bir trajikomediydi.

Prof. Dr. Kılıç Aydınlı ile 2008 yılında tanışmış ve ona güvenmiştim. O tarihlerde rahatsızlığım ameliyat olmamı gerektiriyordu ama ben çeşitli nedenlerle operasyonu doktoruma danışarak erteledim.

Velhasıl o günler başkaca sıkıntılar yüzünden olamadığım ameliyatımı ertelemem vaziyeti olduğundan daha vahim bir duruma getirmekten öteye gitmedi.

Doktorumdan ameliyatımın Sigortalı bir kurumda olup olamayacağını sordum. Kendisi bana “keşke ‘tam gün yasası’ olmasaydı seni kendi üniversitemde ameliyat ederdim” dedi. Anlaşmalı kurumlar arasında olan –SGK- Avrupa Florence Nightagale Hastanesini önerdi. Kendi operasyon ücretinden feragat eden aziz doktorum görevini başarıyla gerçekleştirdi.

“Tam gün yasası”’nı hazırlayıp yürürlüğe koyan Sağlık Bakanlığı, bu yasayı sanırım yalnızca vatandaşa uygulanması için tasarladılar. Aksi olsaydı bu yasa gereği kanun önünde Başbakan Tayip Erdoğan’da bu uygulamaya tabi tutulması gerekiyordu.

Oysa kendisi milletinden ayrıcalıklı bir şekilde Marmara Üniversitesinde bir profesörün müdahalesiyle bağırsak ameliyatı geçirdi.

Bu yasadan hoşnut olmayan pek çok profesörlerimizin olduğu gibi Sağlık Bakanlığınca da malumdur. Geçenlerde gazetede Emin Çölaşan’ın bu konuyla ilgili yazısı gözüme çarpmıştı. Fakülteleri bırakıp özel hastanelere geçmeleri söylenen profesörlerin çoğu istifa etmekte ve ne yapacakları konusunda kararsızlar. Özel hastanelerin patronları iktidarın himayelerinde olduğunu göz önünde bulundurursak bundan kimlerin çıkar sağladığı da malumdur.

Şimdilerde ise bu yasanın uygulaması konusunda geri adım söylentileri yayılıyor.

Ben Başbakanın ameliyatının Marmara Üniversitesinde yapılmasının belki bu yasanın değiştirilmesi yada iptali babında gerçekleştiği düşüncesiyle safça yaklaşmaktayım.

Bu rezaletin düzeltilmesi, insanların muayene ve tetkiklerinin, ameliyatlarının ekonomik durumları göz önünde bulundurularak tespit yoluna gidilmesi bizlerin ve geleceğin potansiyel hastalarının da mağdur edilmemesi için gereğinin yapılmasını yetkililerden süratle talep etmekteyim.

Sağlıktan muzdaripsiz mutlu yaşamlara..

SOSYAL PAYLAŞIM SİTELERİ VE “OYNAYAN TAŞLAR”

Yaşadığımız çağ teknolojinin bu günlük zirvede olduğu çağ. İnternet ile dünyanın küçülmesini görebiliyor ve hissedebiliyoruz…yaşıyoruz. Bu yakınlaşmada sosyal paylaşım sitelerinin önemli payı olduğu inkar edilemez. Windows 3.1 ile başlayan İnternet, Windows 95 ile daha da hızlı ve geniş kapsamlı olarak tabana yayılmaya başladı. Windows 98 ilk yazılımı Windows 95 i, aratmadı ise de… başarılı olduğu söylenemez. Windows 98 ikinci yazılım ilkinin hatalarında büyük düzeltmeler yapmasına rağmen, zirveye ulaştı söylemek mümkün değil idi. Windows 2000 ile, DOS (Disk operating system)Disk işletim sistemine son veren Microsoft, kısa bir zaman içersinde Windows xP ile zirveye yanaştığının sinyalını veriyordu; ve öyle de oldu.

Ben burada işletim sistemlerinin özelliklerini yazmak amacında değilim. Gelişen dijital teknolojinin dünya üzerindeki etkisine göz atmak istiyorum. Hızlı İnternet ve yanında getirdiği sosyal siteler, her vatandaşın kullanabileceği kolaylıkla yaygın bir duruma geldi. Çoğulcu katılım ile dünyanın küçüldüğünnü her gün dakıkasına varıncaya kadar yaşadık ve yaşıyoruz. Sosyal sitelerde her gün milyonlarca paylaşım gerçekleşmektedir. Bunların hepsi okunmaya değermi(?) ap ayrı bir soru. Herkes kendine göre okumak istediğini seçmekte hak sahibidir. Bu yazının devamını oku

Gökhan’ın 3 yıllık tarihi buluşmaya sebep olması ve kendi zaferi.

Serüvenimiz 18 Ekim 2010 tarihinde başlar. Facebook’tan tanıdığım Kasım Erol bir gün bana telefon açar. 15 yaşındaki Gökhan’ı yerel bir televizyon kanalında izlemiş ve bunun üzerine kendisini görmeye evine gitmiştir.

Gökhan’ın kifoz (omurga eğriliği) rahatsızlığı vardı. Annesi İlknur Hanım doğuştan belden aşağısı tutmayan oğlunu iyileştirebilmek için, gitmediği hastane çalmadığı kapı kalmamış ancak neticeye de varamamıştır. Ameliyatı için istenen 100 bin lirayı ailenin verecek imkanı yoktu.

Kasım, o sıralarda yazarlık yaptığım bir internet sitesinde haberini yazmamı, böylelikle birilerine sesimizi duyurabileceğimizi umuyordu. Ben ise olacakları sanki önceden görmüş gibi “Benim yazdığım yazıyla kimse yerinden kıpırdamaz ama bir tv kanalında haber programına çıkartabilirsek belki duyarlı insanlara ulaşabiliriz” diyerek telefonu kapattım. Hemen akrabam olan Kanal 7 Haber Daire Başkanı Nazmiye Hanımı arayarak kendisinden Gökhan’ın haberini yapmasını rica ettim. Bu yazının devamını oku

Zor sandığınız şey bazen çok basit olabilir. Her şartta en iyisini yapabiliriz.

Karadeniz’de yaşayan yaşlı Fadime Ninenin artık bahçesini ekmeye gücü kalmamıştı. Çok yaşlı ve hastaydı. Bir torunu vardı o da Türkiye’nin ünlü bir davası yüzünden Silivri Hapishanesinde yatmaktaydı.

Yaşlı Fadime nine hapishanedeki torununa dertleşmek için bir mektup yazar:

Torunum Temel,
Bir ay sonra Fadime Nini torunu Temel’den bir mektup alır.

Mektubu mahallenin ortaokuluna giden Dursun’a yazdırayrum. Biliyorsun ki gözlerim eskisi kibil görmeyu. Seni çok özledim ve merak ediyrum ama çok yaşlıyım biliysun ziyaretine gelemiyrum. Bu yazının devamını oku

“Karar verin kardeşlerim. Bu kadını hor mu görüyorsunuz, yoksa hoş mu görüyorsunuz?”

O gün Çöl Gülü erkek kılığında Rumi’yi dinlemek için camiye gitmişti. Rumi tane tane konuşuyordu:

“Yüce Allah kederi yaratmış ki, tezatından saadet doğsun” dedi. Tek bir tanenin bile bu ilahi nizamda yeri var.” Anladım ki şu âlemde tesadüfi veya fuzuli olan bir şey yok. Her şey bir amaca hizmet eder.

Rumi’yi dinlerken bir dinginlik, bir huzur geldi üstüme. Dilenci Hasan kendisine gümüş bir ayna veren Şems’e hayretle sordu “Cüzzamlı adama ayna mı verirsin? Bunca çirkinliğime rağmen“.. Şems “olur da özünü unutursan, sana içindeki İlahi Güzellik’i gösterir.” Sohbet ederlerken arkalarında birden patırtı kopar.

Camide kalabalık bir grup, erkek kılığına girmiş -vaazı dinlemeye gelen- bir fahişeyi ite kalka dışarı çıkartıyorlardı. “Kırbaçlayın şu sahtekârı! Kırbaçlayın orospuyu!”

Çöl Gülü korkudan bembeyaz kesilmişti ortalarında. Nasıl oluyor da tek başlarınayken gayet mütevazi, mazbut ve hatta munis olan insanlar, kalabalık içine girer girmez değişiyor, kabalaşıyor, acımasızlaşıyordu.

Şems Dilenci Hasan’ın yanından rüzgar hızıyla ayrılırken öfkeli kalabalığın önüne dikilir. “Utanın, bu ne hâl? Otuz adam bir kadına karşı, öyle mi? Adil midir bu yaptığınız?” Baybars (muhafız) “Bu kadın cemaati kandırmak için erkek gibi giyinip camiye sızdı ve utanmadan Müslümanların arasına karıştı”. Şems “Yani sen şimdi diyorsun ki bu insan evladı camiye vaaz dinlemeye gelmiş, ne ceza verelim öyle mi?”

Galeyana gelmiş kalabalıktan sıyrılan bir delikanlı fahişenin başındaki sarığa yapıştığı gibi çeker. Uzun sarı dalgalı saçları, gençliği ve güzelliği herkesin nefesini tutmasına sebep olmuştur.

Şems “Karar verin kardeşlerim. Bu kadını hor mu görüyorsunuz, yoksa hoş mu görüyorsunuz?” demesiyle kadını elinden tuttuğu gibi kendine doğru çekmesi bir olur. Baybars Şems’in üstüne yürüyerek “Büyük bir hata yapmaktasın derviş. Sen bizim âdetlerimizi bilmezsin. Senin başka işin yok mu fahişeleri korumaktan?”

Tebrizli Şems bir süre tüm itirazları dinledikten sonra gayet sakin ve kararlı bir tavırla: “Peki siz en başta bu kadını nasıl fark ettiniz? Demek camide sağdaki soldakine bakıyorsunuz. Hakiki mümin, yanındaki çıplak dahi olsa haramı fark etmez. Her kim gerçekten Allah’ı zikrederse, O’ndan başka her şeyi unutur. Siz aslında bugün kadını değil kendinizi ele verdiniz! Onu yakalayarak aklınızın nerde olduğunu gösterdiniz. Şimdi derhal camiye dönüp gerçekten Allah’a iman ederek ibadet yapın.”

İnsanların nasıl göründüğüyle değil, neler düşündüğüyle ve yaptığıyla ilgilenmeliyiz. En kalbi duygularla..

U(MUTLU)YARINLARA

barış güverciniHer geçen yıl bir iz bırakır arkasında
Gönüllerden silinmeyen izler
Mutluluklar, umutlar
Acılar, burukluklar
Bazen sevinç, bazen hüzün
Yanağımızdan dökülen
Iki damla tomurcuklar
İleriye…öne doğru; eğilmeden!
Umutlarımızı umutsuzluğa
Sevgimizi hicrana
Dostluğumuzu hüsrana
Döndürmeden
Mesafe olmasın alnımızla
Göğsümüzün arasında.
Dik tutalım başımızı
Diklenmeden
Eğilelim
Eğilmeden
Gülelim
Bazen zor olsa bile
Umutlarımızı Kaybetmeden

Mehmet Nuri Sungur / 31.12.2011

%d blogcu bunu beğendi: